PKK'nın silah bırakmadığı ve bırakmayacağı, bu sürecin iktidarın düşündüğü şekilde başarılı olarak sonuçlanmayacağını herkes biliyor. İktidar CHP'yi bölüp muhalefeti yok etme ve seçimle kazanamadığı Belediyeleri başka yollarla ele geçirme sürecinde DEM cephesini kapatmak için bu süreci çıkardı ve tüm yapılanlara DEM'in sessiz kalması ile amacına da ulaştı. DEM ve PKK da Öcalan'ın serbest bırakılmayacağını, silahların Türk Devletine verilmesinin kendilerine dayatılacağını, örgütün yönetim kadrosundakilere Türkiye'de siyaset yolunun açılmayacağını bildiği ve bu koşullar gerçekleşmeden gerçek anlamda örgütü feshetmeyecekleri halde süreci sürdürdü. Onlar açısından bir zarar yok, çünkü süreç bugün bitse hemen yarın saldırılara başlarlar. Onlar için bir değişen bir şey yok. Tıpkı 2015'te olduğu gibi. Adına terörsüz Türkiye denen süreç er geç başarısız şekilde sona erdiğinde de iktidar seçim meydanlarında sanki PKK ile masaya oturan, Öcalan'ı meclise davet eden kendileri değilmiş gibi yine vatan, millet, Sakarya sloganlarıyla "Terörle müzakere olmaz, son terörist ölene kadar terörle mücadeleye devam edeceğiz." diyerek insanlardan oy isteyecek. Önemli olan o gün geldiğinde bugünü unutmamak, dün ve bugün terörle pazarlık yaptıklarını, bebek katili Apo'ya selam göndermelerini, onu meclise davet etmelerini suratlarına çarpmak olacaktır!
İçimizdeki Düztaban Benim
Meraklısı için öyle bir blog
22 Ekim 2026 Perşembe
1 Eylül 2026 Salı
Prison Break
Çok büyük bir Prison Break hayranıyım. Yayınlandığı dönemde CNBC-E'de haftalık takip ederek 4 sezonun tümünü izledim. O dönem LOST Prison Break'ten çok daha ünlü ve revaçta olmasına karşın benim favorim Prison Break'ti. Prison Break ile ilgili internette sürekli ilk sezonun çok iyi olduğu, gerisinin kötü olduğu lafı dönüyor. Oysa ki, bu bakış açısı tamamen SAÇMALIK! Birinci sezon herkesin kabulünde olduğu gibi harikaydı. Tamam. Ondan sonrası? Dizinin tek sezon için planlanmış olması, geri kalan sezonların plansız olduğunu, plansız olduğu için de kötü olduğu anlamına gelmez. Nereden çıkıyor bu saçmalıklar? Ne yani ilk sezon sonunda Scofield, Burrows, Sucre, Abruzzi ve diğerleri hapishaneden kaçıyor ve dizi bitiyor, öyle mi? Hadi bitti diyelim. Eeee adamlar kaçtılar da, nereye kaçtılar, yakalandılar mı, ne yaptılar, yakalanmadılarsa ne yapıyorlar... Uçağa binip uçak gecenin karanlığında gökyüzünde kaybolup gidecek ve dizi bitecek miydi? Tüm bu sorular havada mı kalacaktı? Böyle saçmalık olur mu! İkinci sezon da tamamen planlı, programlı, kusursuz bir olay örgüsüne sahip. Prison Break'in tek sezonluk kaçış hikayesi olduğunu söylemek Scofield'a haksızlık. Scofield'ın planı yalnızca kaçmaya yönelik değildi. Kaçtıktan sonraki tüm adımları da planlamıştı. Bunu nasıl göz ardı edebiliyorsunuz? Hele ki ikinci sezon benim favori karakterim Alexander Mahone gibi harika bir karakter diziye katılmışken... Scofield'ın kaçışın dışarıdaki ayağını da planlaması, Mahone gibi Scofield kadar zeki bir karakterin aralarındaki adeta satranç mücadelesi... Scofield ile Sarah'nın kavuşma çabası... İkinci sezon da harika bir sezondu. Üçüncü sezon senaristlerin grevine denk geldiği için kısa ve özensiz olmak zorunda kaldı. Yoksa Sona'nın o vahşiliği, o zamana kadar zekası ile her şeyi başaran Scofield'ın tek başına zekasının yetmemesi, gerçek anlamda ölümle burun buruna olması da çok güzeldi ama yeteri kadar işlenemedi. Scofield'ın Sarah'nın öldüğünü öğrendikten sonra avluda Whistler'a tavuk ayağı fırlattığında gerçekten onu düelloya davet ettiğini sanmıştım. Buna kötü denir mi? Dördüncü sezon Prison Break ayarındaki birçok dizide olduğu gibi sonlara doğru sürekli oradan oraya amaçsızca koşturma haline geldiğinden sıkıcı olmuştu, ona lafım yok.
1 Temmuz 2026 Çarşamba
"Futbolda basit bir oyundur; 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı ve sonunda her zaman Almanların kazandığı bir oyundur."
Garry Lineker'in tarihe kazınmış, herkesçe bilinen ünlü mü ünlü sözü...
38 yaşındayım. 1996'dan bu yana tüm turnuvaları izledim. Hadi Almanlar Euro 96'yı kazandılar eyvallah. Ondan sonraki, ben bildim bileli 15 turnuvadan yalnızca 1 tane kazandılar. Onun dışında da şu turnuvayı Almanlar kazanır dediğim bir tane bile turnuva yok. Uzun lafın kısası bırakın Almanların her zaman kazanmasını, doğru düzgün bir şey kazandığı yok. Lineker o sözü yanlış söylemiş. Doğrusu şöyle olmalıymış. "Futbol basit bir oyundur, 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı ve sonunda İngilizlerin kaybettiği bir oyundur." Çoktandır şuna inanıyorum. Lineker Almanları övmek için değil, kendileri hiçbir şey kazanamadığından kendi beceriksizliklerini örtmek için öyle bir söz söylemiş.
20 Mayıs 2026 Çarşamba
Avrupa Kupaları Sistemi Üzerine Bir Eleştiri
UEFA acilen Şampiyonlar Ligi gruplarından Avrupa Ligine, Avrupa Ligi gruplarından Konferans Ligine geçiş uygulamasına geri dönmelidir!
Yakın zamana kadar Avrupa Kupalarında grup aşamalarını 3. bitiren takımlar yoluna bir diğer kupada devam ediyordu. Bu durum kupalardaki kaliteyi yüksek tutuyor, kupaların daha rekabetçi ve zor olmasını sağlıyordu.
Avrupa Kupalarında grup aşamasından sonra diğer takımların diğer kupalarda yoluna devam etmesi sisteminin kaldırılmasından bu yana görüleceği üzere gerek Avrupa Liginde gerekse de Konferans Liginde inanılmaz bir kalite düşüşü yaşanıyor. Şampiyonlar Liginin 36 takıma çıkarılması Avrupa'da güçlü olan hemen hemen her takımın Şampiyonlar Liginde birikmesine neden olduğu gibi gerek Avrupa Liginde gerekse de Konferans Liginde yarışacak kaliteli takım kalmamasına neden oluyor. Elbette İngiliz takımları dışında!
Bu sistem geldiğinden bu yana Avrupa Ligi ve Konferans Ligini İngiliz takımları domine ediyor. Aksi de beklenemez zaten. İngiliz kulüplerinin çılgınlık derecesindeki ekonomik gücüyle hiçbir takımın rekabet etmesi mümkün değil.
Bugün Avrupa Ligini Aston Villa kazandı. Bunun böyle olacağı taaa sezonun başından belliydi. Çünkü Aston Villla'ya değil rakip olmak, onu zorlayabilecek herhangi bir takım dahi yoktu. Oysa Şampiyonlar Liginde ilk 24'e kalamayan ya da kalan takımlar Avrupa Liginden devam etmiş olsalar işin rengi değişebilirdi.
Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, bugün Avrupa Liginde final oynayan Freiburg Şampiyonlar Liginde kesinlikle ilk 24'e kalamazdı. Hatta ilk 24'ün dışında kalan Napoli, Atletic Bilbao gibi takımları dahi elemesi söz konusu olamazdı. Bu örnek bile Avrupa Liginin dahi ne kadar kalite düşüşü yaşadığını ortaya koyuyor. Hatta daha da ileri gidecek olursam iddia ediyorum bu Freiburg takımı değil Avrupa Liginde Türkiye Kupasında bile finale çıkabilecek bir takım değil.
Aynı şeyin Konferans Ligi için geçerli olduğunu anlatmaya gerek bile bulunmuyor.
Sonuç olarak; UEFA'nın bu gerçeği görmezden gelmemesi, bir an önce eski sisteme dönmesi gerekiyor.
Yoksa Şampiyonlar Ligi dışındaki kupalar kendi liglerinde bırakın şampiyon olmayı 30-40-50 yıldır FA Cup ve Lig Kupası bile alamayan İngiliz takımlarının kısa yoldan kupa almasına yaramaktan başka bir işlevi kalmayacak.
(West Ham United 1980'de kazandığı FA Cup'tan 43 yıl sonra Konferans Ligini kazandı.
Tottenham Hotspur 1999'da kazandığı Lig Kupasından 25 yıl sonra Avrupa Ligini kazandı.
Aston Villa 1996'da kazandığı Lig Kupasından 30 yıl sonra Avrupa Ligini kazandı.
Crystal Palace tarihinde ilk Avrupa Kupası şampiyonluğunu Konferans Ligini kazanarak alacak.)
25 Mart 2026 Çarşamba
İsviçreli Robinson Ailesi
Bu yazı Jonathan Wyss'in İsviçreli Robinson Ailesi adlı kitabından uyarlanan ve aynı adla çekilmiş iki film arasında öznel karşılaştırmalar yapmak amacıyla yazılmıştır. İsviçreli Robinson Ailesi adlı kitabı okumadan, yalnızca filmleri izleyerek filmlerin kitaba ne kadar sadık kaldığını bilmeden ve kitaba bağlılıktan bağımsız düşüncelerimi paylaşacağım. Filmleri izlememiş olanlar için yazıda sürprizi yok eden hususlar yer alabileceğini belirtmek isterim.
1. İlk film 1940 yılında çekilmiş olup ikinci film 1960 yılında çekilmiştir.
2. İlk film siyah beyaz olup ikinci film renklidir.
3. İlk filmde İsviçreli Robinson Ailesinin yolculuğa çıkış nedeni ve ailenin yolculuk kararını nasıl aldığı gösterilmekte olup ikinci filmde ailenin yolculuğa neden çıktığı filmin başında gösterilmemektedir. İkinci film gemi yolculuğu ile başlamakta olup ailenin yolculuğa neden çıktığı ilerleyen sahnelerde kısaca açıklanıp bu hususa üstün körü değinilmektedir.
4.- İlk filmde ailenin 4 çocuğu varken ikinci filmde ailenin 3 çocuğu vardır.
5.- Her iki film temelde macera türünde ise de, ilk filmde macera filmin ağır basan yönü olmayıp kişilerin iç dünyası, duygu ve düşünceleri önem taşımaktadır. İkinci filmde ise tüm yoğunluk maceraya yöneltilmiştir.
6.- İlk filmde ailenin babası (William) yolculuğa çıkmaktan ve çıktıkları yolculukta başına gelenlerden pişman değildir. Yolculuğa çıkmayı kendisi istemiştir, başına gelenlerin Tanrı'nın isteği olduğunu düşünür ve yolculukta başına gelenlerden mutlu olduğu bile söylenebilir. İkinci filmde ise yolculukta başına gelenlerden sonra ailenin babası yolculuğa çıkmaktan pişman olmuştur.
7.- İlk filmde ailenin babasının (William) yolculuğa çıkma amacı dünyevi ve basit değil, uhrevi ve ulvidir. Ailesinin bir arada olmasını ve çocuklarının gerçek birer erkek olmalarını istemektedir. İkinci filmde ise ailenin babasının yolculuğa çıkmaktaki amacı Napoleon'un tüm Avrupa'yı savaş alanına çevirmiş olması nedeniyle çocuklarını savaş ortamından uzaklaştırmak, savaştan kaçmaktır. Yani amacı uhrevi ve ulvi değil, dünyevi ve basittir.
8.- İlk filmde anne (Elizabeth) yolculuğa çıkmak istememiş ve yolculukta başına gelenleri kabullenmemiştir. Adaya hemen uyum sağlayamamakta ve olanlardan kocasını (William) sorumlu tutmaktadır. İkinci filmde ise annenin yaşananlardan bir pişmanlığı yoktur. Adaya hemen uyum sağlar ve kocasını olanlardan ötürü suçlamaz.
9.- İlk film, ailenin yolculuğa çıkma amacının daha net bir şekilde gösterilmesi ve filmin içinde bu amacın ne olduğunun ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuş olması, ailenin başlarına gelen bu büyük felaketi hemen kabullenmeyişi, yaşananlara karşı ailenin içindeki tutum farklılıklarının gösterilmiş olması; buna karşın ikinci filmde konunun yalnızca macera boyutuyla ele alınmış olması karşısında benim tercihim ilk filmden yana. Benim ilk filme puanım 8, ikinci filme puanım ise 7'dir.
Filmleri izlemek isteyenler için her iki film de Disney+ platformunda bulunmaktadır. Şimdiden iyi seyirler...
14 Ocak 2025 Salı
100 Yıl Geçse De Türkiye Yine Aynı Türkiye
"... Kendi krallıklarını sürdürebilmek için olanca gücü ile savaşan iç ve dış burjuvalar bir avuç insanın çıkarı için bütün bir toplumun çıkarlarına taban çıkmakta bir sakınca görmüyorlar. Sömürgen davranışlara karşı ülkenin aydınları insanca yaşamanın sadece bir avuç azınlığın imtiyazı değil bütün bir toplumun hakkı olduğu gerçeğini başlarını kuma gömmüş deve kuşlarına anlatmaya çalışıyorlar. Toplumcular istiyor ki bu toprakların nimetleri bütün toplum yararına değerlendirilsin ve kurulmuş olan düzen tek yanlı çıkarlar için işlemesin.
Bu memleketin bir petrol davası vardır. Yabancı petrol şirketleri Türkiye'nin petrollerini Türkiye'nin zararına işletmektedirler. Her geçen gün Türkiye'nin kalkınmasına harcanabilecek bu paralar bu şirketler nedeniyle yabancı çıkarlar uğruna değerlendirilmektedir..." (Engin Ünsal - Barnave, Türkiye ve Yarın - Yeni Tanin - 1966)
Engin Ünsal yazısında bu düzeni değiştirmezsek 100 yıl sonra da Türkiye aynı Türkiye olur demiş. Aradan geçen 60 yılda sanırım Türkiye yine aynı Türkiye.
12 Ağustos 2024 Pazartesi
Stefan Zweig - Bir Çöküşün Öyküsü
Stefan Zweig'ın Bir Çöküşün Öyküsü adlı kitabını okuyorum. Elimdeki kitap Romans Yayınları tarafından basılmış, 1. Baskı. Kitabın yazarıyla ya da kendisiyle ilgili bir şey yazmayacağım. Yazacaklarım kitabın dili ve belki de çevirmeni ile ilgili. Sözünü ettiğim kitap bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında dili en bozuk olanların başında geliyor. Kitapta her sayfada birden çok yazım hatası bulunuyor. Bir kitapta yazım hatası olabilir, bir iki tane hata görmezden gelinebilir ancak bu kitabın durumu hata denilip geçilecek türden değil, düpedüz kötü bir çıkarılmış. Neredeyse her sayfada birden çok hata olabilir mi! Kitabı bu haliyle okura sunmaktan hiç mi utanmadınız, yazılanları hiç mi kontrol etmediniz! Özne yüklem uyumsuzluğu mu dersin, dahi anlamındaki -de'nin bitişik yazılması mı dersin, sözcüklerin hatalı yazımı mı dersin...
Kitabın çevirmeni Tahir Sami Eren imiş. Sözünü ettiğim hataların çevirmenden kaynaklı olduğunu düşünmek istemiyorum ama kitaptaki hatalardan ötürü kafam hatalara takıldı ve yazılanları anlayamaz oldum.
Ben de tepkimi bu şekilde göstermeyi uygun gördüm.

