Bilgisayar
oyunu oynayan herkesin bildiği efsane bir oyun vardır. Kimisi bu
oyunu pek sevmez ama oyunu sevmeyen bu kişilerin sayısı oldukça
azdır. Bilgisayar oyunu oynayan kişilerin hemen hemen hepsinin
bayıldığı bir oyun... Şimdiki adıyla Football Manager.
Hastasıyız dedeeee!!
Şimdiki
adıyla diyorum çünkü bizim gibi bilgisayar oyunu geçmişi çok
eskilere dayanan insanlar için efsanenin hala adı Championship
Manager'dir. Aslında adının başında Football mu yoksa
Championship mi yazdığının pek de bir önemi yok. Hepimiz için
tek bir sözcük yeterli. Manager... Sözcüğün İngilizce hali o
istenilen etkiyi yaratmıyor aslında. O yüzden Türkçe yazmayı
tercih edeceğim. Menejer... Kendi kendime söylediğimde bile beni
alıp bambaşka yerlere götürmeye yetiyor.
Benim
menejer ile tanışmam 2000 yılına dayanır. Tanışmamız da bana
göre ilginç bir şekilde olmuştur...
O
zaman küçüğüz, yanlış hatırlamıyorsam ortabire yani altıncı
sınıfa gidiyorum. Tabi ömrümüz, günümüz sokakta top peşinde
geçiyor. Ayıptır söylemesi tuttuğumuz takım Galatasaray da o
zaman fırtına gibi esiyor. Adeta gözümüzü başarıya açmışız.
Başarısız olmak ne demek bilmiyoruz. Öyle bir duyguyu o zamana
kadar yaşamamışız. Tabi daha sonra bu duyguyu bize yaşattılar
sağolsunlar, o ayrı.
Bir
gün sanırım yine sokakta takılırken hatta uzak yerlere gezmeye
çıkmışken abim bir çöplüğün kenarında bir PC dergisi buldu.
Çöpün kenarı deyince çöpleri karıştırıyoruz sanmayın.
Dergi çöpün yanında temiz, efendi efendi duruyordu. Abim de
dergiyi aldı ve mahalleye döndüğümüzde incelemeye başladı. O
zaman bizde bilgisayar falan yok. Kimsede yok zaten. Hatta internet
kafe diye bir şey bile yok ama internet kafeler ha açıldı ha
açılacak, patladı patlayacak!
Abim
dergiyi okurken bir oyun incelemesine denk gelmiş. Bakmış, okumuş,
hoşuna gitmiş, epeyce beğenmiş. Futbol oyunuymuş ama bildiğimiz
Fifa 99 gibi değilmiş. (Fifa 99'u o zaman biliyoruz. O kadar da
değil yani.) Daha değişikmiş. Teknik direktörlük falan
yapıyormuşsun, takımı yönetiyormuşsun. Tam abimlik iş.
Abim
oyunu kafaya koydu, CD'sini alacak. Zaten bir şeyi istedi mi o olana
kadar mümkün değil rahat edemez.
Neyse,
gün oldu gitti CD'yi buldu, aldı. Aldı almasına ama bizde daha
bilgisayar yok. Nerede oynayacağız bu mereti? Oynayamayacağız
haliyle. Zaten bizim eve bilgisayar girmeden bayağı bir CD
girmişti. Fifa 99, Championship Manager 99-00, birkaç MP3 CD'si...
Hey gidi günler hey! Bir zamanlar MP3 CD'leri vardı be! MP3
koleksiyonu yapma uğruna ne genç delikanlılar rızıklarını,
paralarını CD'cilere döktüler.
CD'ler
öyle kuzu kuzu evde yatarken zaman geçti, eve bilgisayar aldık.
Bilgisayar deyip geçme. Yılannn gibi usta! 4 GB hard diski vardı,
sen neyden söz ediyorsun be? 4 GB hard disk kardeşim, boru mu?
İşlemcisi de canım gülüm celeron 466...
Neyse
bilgisayarı aldık, bir şekilde oyunu kurduk. O zaman ortabire
gittiğim için ve haliyle içimizde ingilizce bilen de olmadığı
için oyunu oynamakta sıkıntı çekiyoruz. Her tarafta ingilizce
yazılar. New game yazıyor evet onu biliyoruz: yeni oyun diyoruz,
tıklıyoruz. Sonra bir yere daha tıkla, oraya tıkla, buraya da
tıkla derken bir yere geldik, kaldık. Oyun kaldı, ilerlemiyor,
ilerletemiyoruz. Geri geri açılıp yeniden yüklenmeye çalışıyoruz
ama yok. Bir yerden sonra gelen ekranı bir türlü aşamıyoruz.
Geri gidiyoruz ama ileride yol kapatılmış, ileri mümkün değil
gidemiyoruz. Sıkıntımızı çözecek kadar ingilizce de bilmiyoruz
tabi. Kalakaldık öyle. Abim de bu ne biçim oyun böyle diye
sinirlendi garibim. Üstüne üstlük PC Dergisi'nde oyunun
oynanabilirliğine 100 üzerinden 100 vermişler. Bu nasıl yüzlük
oynanabilirlik kardeşim diyor.
Böylesine
bir çile çektikten sonra bir şekilde ilerlemişiz demek ki. Oyunu
açtık ama oyun bir acayip. Oyuncu çıkmıyor, bir şey olmuyor.
Maça başlıyoruz altı üstü yazılar ekrana gelip duruyor. Başka
bir şey olduğu yok. Fifa'ya alışmış bir bünye için bu oyunun
ne menem bir şey olduğunu anlamak çok güç.
Zamanla
bu duruma da alıştık. İnsan neye alışmıyor ki? Alıştık ve
her geçen gün bu oyuna bağlandık. Maç oynandığı sırada senin
takımının rengindeki yazıların hızlı hızlı geçmesi, altta
topla oynama yüzdenin ibresinin rakibin tarafına doğru baskı
yapması yani gelecek bir golün haberi bizi ne kadar da
heyecanlandırırdı. Tabii ki rakip takımdan baskı yediğimizde de
golün yavaş yavaş geldiğinin anlaşılması.
Ben
menejeri o şekliyle seviyordum, hala daha yazılı halini tercih
ederim. Maçların görüntülü hale getirilmesinden sonra menejerin
o büyüsü bozuldu benim için. Zaten o görüntü işini de adam
gibi yapamadılar bir türlü ya neyse.
Aslında
böyle konuşuyorum ama ben 2006'dan beri menejer oynamıyorum.
Nedenine gelince, bana göre zirvede bıraktım. Millet
Galatasaray'ı, Fenerbahçe'yi alıp Şampiyonlar Ligi'nde final
oynatırdı, ben çoğu zaman ligde zor şampiyon olurdum. Gerçi
Galatasaray'ı bile aldığım sayılıdır. Ben antin kuntin bir
insan olmanın sonucu olarak en alt ligden takım alıp onu
yükseltmeyi tercih ederdim. Tabi yükseltebilirsen. Yükselttim
ama... Zirve dediğim noktaya da o şekilde çıktım.
Menejer
2006'da Güngören Belediye Spor'u aldım. O zamanın 2. Lig B
Kategorisi'nde mücadele ediyordu semtimizin takımı. Genç ve geniş
sayılabilecek iyi bir kadrosu vardı. Ben o kadroyla ilk yılımda
2. Lig A Kategorisi'ne çıkardım takımı. Türkiye Kupası'nda da
iyi işler yaptık. İkinci sene de şampiyon olduk ve Birinci Lig'e
çıktık. Aynı zamanda o yıl ikinci ligden katılmamıza rağmen
Türkiye Kupası'nı aldık ve ertesi yıl Uefa Kupası'nda oynama
hakkı elde ettik.
Çekirge
bir sıçrar iki sıçrar diyerek bu yıl tutunamaz düşürürüm
takımı diye düşünürken takımın iskeletini koruyarak ve
gelecek vaadeden iyi yabancılar transfer ederek lige iyi bir
başlangıç yaptık. Ha bu hafta ha öbür hafta takıldık,
takılacağız derken bayağı iyi gitti sezon. Uzatmayayım, o sezon
sonunda ligde şampiyon olduk ve yetmedi, gittik Uefa Kupası'nda
final oynadık. Finalde Mourinho'nun Chelsea'sine 3-0 yenilmekten
kurtulamadık ama olsun. Ertesi yıl Şampiyonlar Ligi'nde bile
oynadık. İşte benim zirvem bu. Bundan sonra dedim ki oğlum senin
yapacağın olsa olsa bu kadar. Bırak artık bu işi. Daha da o
günden beri menejer oynamışlığım yoktur.
Mourinho'dan
bahsetmişken aklıma gelen bir şeyi de yazayım. Yukarıda da
belirttiğim gibi antin kuntin bir adam olduğum için menejer'i
sadece menejer olarak görmekten öteye geçmiştim. O zaman
gençliğin verdiği hevesle gerçek hayatta bir futbol taktiğinin
nasıl olması gerektiği, en iyi taktiğin hangisi olduğu üzerine
çok kafa yormuştum. Savunma dizilişi nasıl olmalı, savunma üçlü
mü olmalı, dörtlü mü? Forvet kaç kişi olmalı? Orta sahanın
yapısı nasıl olmalı? Orta saha iki kişi olursa eksik kalır mı,
üç kişiden oluşursa ileride çoğalma konusunda zaafiyet yaşanır
mı? İleri kanatlarda oynayanlar ne tür oyuncular olmalı? Geriye
destekleri nasıl olmalı? Tüm bunlara kafa yorarak sonrasında
kendimce en iyi taktiği yaptım, kendi taktiğimi geliştirdim.
Güngören Belediye Spor'u da o taktikle oynatmıştım. Ben o
taktiği oynatmaya başladıktan sonra Mourinho Chelsea'yi benim
taktikle oynatmaya başladı. Sonrasında da patladı gitti.
Dedim
ya Galatasaray'ı bile zor şampiyon yapıyordum diye. Bunun en büyük
nedeni çok az hatta neredeyse hiç transfer yapmamamdı. Benim için
en önemli şey kadro istikrarıydı. Bu nedenle Angelotti'nin
Milan'ını severdim. Haksız mıyım ama? Şimdi bile yolda, izde
millete sorsak çoğu kişi o zamanki Milan kadrosunu sayabilir. E o
halde sayalım...
Kalede
Dida, savunma sağdan sola Cafu, Nesta, Maldini, Kaladze, orta saha
üçlü sağdan Gattuso, Pirlo, Seedorf, en solda Serginho, önlerinde
Kaka, en ileride de Shevchenko...
Angelotti
oyuncu değişikliği yaptığında da giren adamlar bile belliydi.
39 yaşındaki stoper Costacurta, yine otuzlu yaşlarındaki sarışın
abimiz Ambrosini ve Filippo Inzaghi.... Adamlar bu kadar yaşlı bir
kadroyla yıllarca işi götürdü. Angelotti resmen adamların
etinden, sütünden, derisinden sonuna kadar yararlandı, posasını
çıkardı heriflerin. 40 yaşında stoper oynatmak nedir ya?
Costacurta'nın oyuna sonradan girdiği Lyon'a karşı oynanan bir
Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final İkinci Maçı maçı hatırlıyorum.
O turu Lyon nasıl geçemedi arkadaş ya! Tek nedeni tecrübesizlik.
Yoksa kevgire çevirmişti Lyon o maçta Milan savunmasını ama
neyse...
Bu
saydığım kadroda en ilginç olay bence Dida'dır. Adam bildiğin
kötü bir kaleci iken içine süper kahraman kaçmış bir hale
gelmişti. Halısaha maçına bile kaleci olarak almayacağımız bir
adam, dünyanın en iyi kalecileri arasında sayılır hale gelmişti.
Çalışmanın önemini burada daha iyi anlıyoruz sanırım.
Konudan
bu kadar sapmışken yazıyı bağlamanın vakti gelmiş. Demem o ki,
menejer iyidir, candır, baldır. Oynayın, yiğenlerinize,
kardeşlerinize öğretin oynasınlar. Bak ya! Benim de şimdi
oynayasım geldi iyi mi? Alsam da oynasam mı ne yapsam? 2016 çıkmış
mıdır acaba?..