26 Eylül 2015 Cumartesi

"Menejer"


Bilgisayar oyunu oynayan herkesin bildiği efsane bir oyun vardır. Kimisi bu oyunu pek sevmez ama oyunu sevmeyen bu kişilerin sayısı oldukça azdır. Bilgisayar oyunu oynayan kişilerin hemen hemen hepsinin bayıldığı bir oyun... Şimdiki adıyla Football Manager. Hastasıyız dedeeee!!

Şimdiki adıyla diyorum çünkü bizim gibi bilgisayar oyunu geçmişi çok eskilere dayanan insanlar için efsanenin hala adı Championship Manager'dir. Aslında adının başında Football mu yoksa Championship mi yazdığının pek de bir önemi yok. Hepimiz için tek bir sözcük yeterli. Manager... Sözcüğün İngilizce hali o istenilen etkiyi yaratmıyor aslında. O yüzden Türkçe yazmayı tercih edeceğim. Menejer... Kendi kendime söylediğimde bile beni alıp bambaşka yerlere götürmeye yetiyor.

Benim menejer ile tanışmam 2000 yılına dayanır. Tanışmamız da bana göre ilginç bir şekilde olmuştur...

O zaman küçüğüz, yanlış hatırlamıyorsam ortabire yani altıncı sınıfa gidiyorum. Tabi ömrümüz, günümüz sokakta top peşinde geçiyor. Ayıptır söylemesi tuttuğumuz takım Galatasaray da o zaman fırtına gibi esiyor. Adeta gözümüzü başarıya açmışız. Başarısız olmak ne demek bilmiyoruz. Öyle bir duyguyu o zamana kadar yaşamamışız. Tabi daha sonra bu duyguyu bize yaşattılar sağolsunlar, o ayrı.

Bir gün sanırım yine sokakta takılırken hatta uzak yerlere gezmeye çıkmışken abim bir çöplüğün kenarında bir PC dergisi buldu. Çöpün kenarı deyince çöpleri karıştırıyoruz sanmayın. Dergi çöpün yanında temiz, efendi efendi duruyordu. Abim de dergiyi aldı ve mahalleye döndüğümüzde incelemeye başladı. O zaman bizde bilgisayar falan yok. Kimsede yok zaten. Hatta internet kafe diye bir şey bile yok ama internet kafeler ha açıldı ha açılacak, patladı patlayacak!

Abim dergiyi okurken bir oyun incelemesine denk gelmiş. Bakmış, okumuş, hoşuna gitmiş, epeyce beğenmiş. Futbol oyunuymuş ama bildiğimiz Fifa 99 gibi değilmiş. (Fifa 99'u o zaman biliyoruz. O kadar da değil yani.) Daha değişikmiş. Teknik direktörlük falan yapıyormuşsun, takımı yönetiyormuşsun. Tam abimlik iş.

Abim oyunu kafaya koydu, CD'sini alacak. Zaten bir şeyi istedi mi o olana kadar mümkün değil rahat edemez.

Neyse, gün oldu gitti CD'yi buldu, aldı. Aldı almasına ama bizde daha bilgisayar yok. Nerede oynayacağız bu mereti? Oynayamayacağız haliyle. Zaten bizim eve bilgisayar girmeden bayağı bir CD girmişti. Fifa 99, Championship Manager 99-00, birkaç MP3 CD'si... Hey gidi günler hey! Bir zamanlar MP3 CD'leri vardı be! MP3 koleksiyonu yapma uğruna ne genç delikanlılar rızıklarını, paralarını CD'cilere döktüler.

CD'ler öyle kuzu kuzu evde yatarken zaman geçti, eve bilgisayar aldık. Bilgisayar deyip geçme. Yılannn gibi usta! 4 GB hard diski vardı, sen neyden söz ediyorsun be? 4 GB hard disk kardeşim, boru mu? İşlemcisi de canım gülüm celeron 466...

Neyse bilgisayarı aldık, bir şekilde oyunu kurduk. O zaman ortabire gittiğim için ve haliyle içimizde ingilizce bilen de olmadığı için oyunu oynamakta sıkıntı çekiyoruz. Her tarafta ingilizce yazılar. New game yazıyor evet onu biliyoruz: yeni oyun diyoruz, tıklıyoruz. Sonra bir yere daha tıkla, oraya tıkla, buraya da tıkla derken bir yere geldik, kaldık. Oyun kaldı, ilerlemiyor, ilerletemiyoruz. Geri geri açılıp yeniden yüklenmeye çalışıyoruz ama yok. Bir yerden sonra gelen ekranı bir türlü aşamıyoruz. Geri gidiyoruz ama ileride yol kapatılmış, ileri mümkün değil gidemiyoruz. Sıkıntımızı çözecek kadar ingilizce de bilmiyoruz tabi. Kalakaldık öyle. Abim de bu ne biçim oyun böyle diye sinirlendi garibim. Üstüne üstlük PC Dergisi'nde oyunun oynanabilirliğine 100 üzerinden 100 vermişler. Bu nasıl yüzlük oynanabilirlik kardeşim diyor.

Böylesine bir çile çektikten sonra bir şekilde ilerlemişiz demek ki. Oyunu açtık ama oyun bir acayip. Oyuncu çıkmıyor, bir şey olmuyor. Maça başlıyoruz altı üstü yazılar ekrana gelip duruyor. Başka bir şey olduğu yok. Fifa'ya alışmış bir bünye için bu oyunun ne menem bir şey olduğunu anlamak çok güç.

Zamanla bu duruma da alıştık. İnsan neye alışmıyor ki? Alıştık ve her geçen gün bu oyuna bağlandık. Maç oynandığı sırada senin takımının rengindeki yazıların hızlı hızlı geçmesi, altta topla oynama yüzdenin ibresinin rakibin tarafına doğru baskı yapması yani gelecek bir golün haberi bizi ne kadar da heyecanlandırırdı. Tabii ki rakip takımdan baskı yediğimizde de golün yavaş yavaş geldiğinin anlaşılması.

Ben menejeri o şekliyle seviyordum, hala daha yazılı halini tercih ederim. Maçların görüntülü hale getirilmesinden sonra menejerin o büyüsü bozuldu benim için. Zaten o görüntü işini de adam gibi yapamadılar bir türlü ya neyse.

Aslında böyle konuşuyorum ama ben 2006'dan beri menejer oynamıyorum. Nedenine gelince, bana göre zirvede bıraktım. Millet Galatasaray'ı, Fenerbahçe'yi alıp Şampiyonlar Ligi'nde final oynatırdı, ben çoğu zaman ligde zor şampiyon olurdum. Gerçi Galatasaray'ı bile aldığım sayılıdır. Ben antin kuntin bir insan olmanın sonucu olarak en alt ligden takım alıp onu yükseltmeyi tercih ederdim. Tabi yükseltebilirsen. Yükselttim ama... Zirve dediğim noktaya da o şekilde çıktım.

Menejer 2006'da Güngören Belediye Spor'u aldım. O zamanın 2. Lig B Kategorisi'nde mücadele ediyordu semtimizin takımı. Genç ve geniş sayılabilecek iyi bir kadrosu vardı. Ben o kadroyla ilk yılımda 2. Lig A Kategorisi'ne çıkardım takımı. Türkiye Kupası'nda da iyi işler yaptık. İkinci sene de şampiyon olduk ve Birinci Lig'e çıktık. Aynı zamanda o yıl ikinci ligden katılmamıza rağmen Türkiye Kupası'nı aldık ve ertesi yıl Uefa Kupası'nda oynama hakkı elde ettik.

Çekirge bir sıçrar iki sıçrar diyerek bu yıl tutunamaz düşürürüm takımı diye düşünürken takımın iskeletini koruyarak ve gelecek vaadeden iyi yabancılar transfer ederek lige iyi bir başlangıç yaptık. Ha bu hafta ha öbür hafta takıldık, takılacağız derken bayağı iyi gitti sezon. Uzatmayayım, o sezon sonunda ligde şampiyon olduk ve yetmedi, gittik Uefa Kupası'nda final oynadık. Finalde Mourinho'nun Chelsea'sine 3-0 yenilmekten kurtulamadık ama olsun. Ertesi yıl Şampiyonlar Ligi'nde bile oynadık. İşte benim zirvem bu. Bundan sonra dedim ki oğlum senin yapacağın olsa olsa bu kadar. Bırak artık bu işi. Daha da o günden beri menejer oynamışlığım yoktur.

Mourinho'dan bahsetmişken aklıma gelen bir şeyi de yazayım. Yukarıda da belirttiğim gibi antin kuntin bir adam olduğum için menejer'i sadece menejer olarak görmekten öteye geçmiştim. O zaman gençliğin verdiği hevesle gerçek hayatta bir futbol taktiğinin nasıl olması gerektiği, en iyi taktiğin hangisi olduğu üzerine çok kafa yormuştum. Savunma dizilişi nasıl olmalı, savunma üçlü mü olmalı, dörtlü mü? Forvet kaç kişi olmalı? Orta sahanın yapısı nasıl olmalı? Orta saha iki kişi olursa eksik kalır mı, üç kişiden oluşursa ileride çoğalma konusunda zaafiyet yaşanır mı? İleri kanatlarda oynayanlar ne tür oyuncular olmalı? Geriye destekleri nasıl olmalı? Tüm bunlara kafa yorarak sonrasında kendimce en iyi taktiği yaptım, kendi taktiğimi geliştirdim. Güngören Belediye Spor'u da o taktikle oynatmıştım. Ben o taktiği oynatmaya başladıktan sonra Mourinho Chelsea'yi benim taktikle oynatmaya başladı. Sonrasında da patladı gitti.

Dedim ya Galatasaray'ı bile zor şampiyon yapıyordum diye. Bunun en büyük nedeni çok az hatta neredeyse hiç transfer yapmamamdı. Benim için en önemli şey kadro istikrarıydı. Bu nedenle Angelotti'nin Milan'ını severdim. Haksız mıyım ama? Şimdi bile yolda, izde millete sorsak çoğu kişi o zamanki Milan kadrosunu sayabilir. E o halde sayalım...

Kalede Dida, savunma sağdan sola Cafu, Nesta, Maldini, Kaladze, orta saha üçlü sağdan Gattuso, Pirlo, Seedorf, en solda Serginho, önlerinde Kaka, en ileride de Shevchenko...

Angelotti oyuncu değişikliği yaptığında da giren adamlar bile belliydi. 39 yaşındaki stoper Costacurta, yine otuzlu yaşlarındaki sarışın abimiz Ambrosini ve Filippo Inzaghi.... Adamlar bu kadar yaşlı bir kadroyla yıllarca işi götürdü. Angelotti resmen adamların etinden, sütünden, derisinden sonuna kadar yararlandı, posasını çıkardı heriflerin. 40 yaşında stoper oynatmak nedir ya? Costacurta'nın oyuna sonradan girdiği Lyon'a karşı oynanan bir Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final İkinci Maçı maçı hatırlıyorum. O turu Lyon nasıl geçemedi arkadaş ya! Tek nedeni tecrübesizlik. Yoksa kevgire çevirmişti Lyon o maçta Milan savunmasını ama neyse...

Bu saydığım kadroda en ilginç olay bence Dida'dır. Adam bildiğin kötü bir kaleci iken içine süper kahraman kaçmış bir hale gelmişti. Halısaha maçına bile kaleci olarak almayacağımız bir adam, dünyanın en iyi kalecileri arasında sayılır hale gelmişti. Çalışmanın önemini burada daha iyi anlıyoruz sanırım.

Konudan bu kadar sapmışken yazıyı bağlamanın vakti gelmiş. Demem o ki, menejer iyidir, candır, baldır. Oynayın, yiğenlerinize, kardeşlerinize öğretin oynasınlar. Bak ya! Benim de şimdi oynayasım geldi iyi mi? Alsam da oynasam mı ne yapsam? 2016 çıkmış mıdır acaba?..