https://www.youtube.com/watch?v=Fj530h8A2ek
"Yazdan kalma bir günden
ya da Çölde Çay filminden
Benim de sahne var aklımda.
Seninkilerden farklı ama
ne olur kendini kandırma.
Yoktur üstüne senin,
güzeli çirkin yapmakta.
Suçuysa dünyaya atmakta.
Neyin bildin ki değerini?
Benimkini bileceksin?
Bunu da tabi mahvedeceksin!"
Teoman is a Turkish Rock Singer. Şebnem Ferah too. He had inspirated to The Sheltering Sky movie before wrote this song. Have fun.
1 Aralık 2015 Salı
26 Ekim 2015 Pazartesi
Fenerbahçe-Galatasaray Karşılaşmasının Ardından
"İnşallah yok. Yarın Galatasaray'ı yeneceğiz!" demişti Aziz Yıldırım Divan Kurulu toplantısında.
Evet Fenerbahçe kendi evinde yıllardır Galatasaray'a yenilmiyordu. Tamı tamına 16 yıl. Hatta 16 yıl önceki galibiyetten önce en son galibiyetini de 1993 yılında almıştı Galatasaray. Yani 22 yılda yalnızca 1 galibiyet. Topu topu 1 galibiyet. Bu çok ezici bir üstünlüğü ifade ediyor.
Evet Galatasaraylı oyuncular Kadıköy'e çıktıklarında ayakları titriyor. İstediklerini hiçbir zaman yapamıyor, sahaya yansıtamıyorlar.
Evet Fenerbahçeli oyuncular Kadıköy'de Galatasaray'a karşı oynarken kendilerine çok güvenliler, çok rahatlar. Bu durum zaten sonuçlara da yansıyor.
Ancaaaakk! Dün her ne hikmetse durum böyle olmadı. Fenerbahçe beklenenin aksine Galatasaray'ı yenemedi. Karşılaşma 1-1 bitti. Haa! Galatasaray Fenerbahçe'yi yenebildi mi? Elbette ki hayır.
İşin bana göre önemli noktası şurası: Fenerbahçe yıllardır her karşılaşmada Kadıköy'de Galatasaray'a karşı iyi oynuyor, rahat oynuyor. (Hatta Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi içeride dışarıda neredeyse 3 yıl yenemediği bir dönem bile oldu.) Galatasaray'da hep kötü oynuyor. Aslına bakılacak olursa dün de aşağı yukarı aynı oldu. Özellikle ilk yarı Fenerbahçe çok üstündü. İkinci yarı Galatasaray topu biraz daha sahip oldu ama bu pozisyon üretmeye yaramadı. Galatasaray hiçbir şey yapamadı. Gel gelelim, doğru düzgün pozisyonu olmayan bir karşılaşmada hem de Kadıköy'de Fenerbahçe'ye karşı golü bulup 1 puanı almasını bildi. Hem de golü 1.76 boyundaki Olcan Adın 1.88'lik Joseph De Souza ile Abdullaye Ba arasından kafa ile attı.
Ben bunu sadece ve sadece Aziz Yıldırım'ın böylesine iddialı konuşmasına bağlıyorum.
Gerek var mıydı böyle kaderi, kısmeti reddedercesine iddialı konuşmaya? Zaten böyle iddialı olsan da olmasan da kazanıyorsun. Neyin hırsı bu, neyin saldırısı?
Sonuç olarak dün gece Galatasaray'ın galibiyetsizlik serisi 17 yıla çıktı. Kim bilir kaç yıl daha sürer bilinmez.
Dün akşamki karşılaşmanın benim açımdan anlamı şu oldu.
Fenerbahçe Kadıköy'de genelde oyun olarak Galatasaray'ı eziyordu. Bu durumun değiştiğini dün farkettim. Son yıllardaki karşılaşmalara baktığımızda Fenerbahçe yense bile ne oyun olarak ne de sonuç olarak Galatasaray'ı ezen, ağır galibiyetler elde edemiyor. Dünkü beraberlik, geçen yılki son dakikalarda gelen golle kazanılan 1-0'lık galibiyet, ondan önceki şampiyon olunan yılda 2-0'lık galibiyet, ondan önceki yıl 0-1 geriden gelerek 2-1 kazanılan karşılaşma ve ondan önceki iki yıl gelen beraberlikler.
Bu seri uzadıkça Fenerbahçe de kendi üzerinde daha büyük baskı hissediyor sanırım.
Evet Fenerbahçe kendi evinde yıllardır Galatasaray'a yenilmiyordu. Tamı tamına 16 yıl. Hatta 16 yıl önceki galibiyetten önce en son galibiyetini de 1993 yılında almıştı Galatasaray. Yani 22 yılda yalnızca 1 galibiyet. Topu topu 1 galibiyet. Bu çok ezici bir üstünlüğü ifade ediyor.
Evet Galatasaraylı oyuncular Kadıköy'e çıktıklarında ayakları titriyor. İstediklerini hiçbir zaman yapamıyor, sahaya yansıtamıyorlar.
Evet Fenerbahçeli oyuncular Kadıköy'de Galatasaray'a karşı oynarken kendilerine çok güvenliler, çok rahatlar. Bu durum zaten sonuçlara da yansıyor.
Ancaaaakk! Dün her ne hikmetse durum böyle olmadı. Fenerbahçe beklenenin aksine Galatasaray'ı yenemedi. Karşılaşma 1-1 bitti. Haa! Galatasaray Fenerbahçe'yi yenebildi mi? Elbette ki hayır.
İşin bana göre önemli noktası şurası: Fenerbahçe yıllardır her karşılaşmada Kadıköy'de Galatasaray'a karşı iyi oynuyor, rahat oynuyor. (Hatta Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi içeride dışarıda neredeyse 3 yıl yenemediği bir dönem bile oldu.) Galatasaray'da hep kötü oynuyor. Aslına bakılacak olursa dün de aşağı yukarı aynı oldu. Özellikle ilk yarı Fenerbahçe çok üstündü. İkinci yarı Galatasaray topu biraz daha sahip oldu ama bu pozisyon üretmeye yaramadı. Galatasaray hiçbir şey yapamadı. Gel gelelim, doğru düzgün pozisyonu olmayan bir karşılaşmada hem de Kadıköy'de Fenerbahçe'ye karşı golü bulup 1 puanı almasını bildi. Hem de golü 1.76 boyundaki Olcan Adın 1.88'lik Joseph De Souza ile Abdullaye Ba arasından kafa ile attı.
Ben bunu sadece ve sadece Aziz Yıldırım'ın böylesine iddialı konuşmasına bağlıyorum.
Gerek var mıydı böyle kaderi, kısmeti reddedercesine iddialı konuşmaya? Zaten böyle iddialı olsan da olmasan da kazanıyorsun. Neyin hırsı bu, neyin saldırısı?
Sonuç olarak dün gece Galatasaray'ın galibiyetsizlik serisi 17 yıla çıktı. Kim bilir kaç yıl daha sürer bilinmez.
Dün akşamki karşılaşmanın benim açımdan anlamı şu oldu.
Fenerbahçe Kadıköy'de genelde oyun olarak Galatasaray'ı eziyordu. Bu durumun değiştiğini dün farkettim. Son yıllardaki karşılaşmalara baktığımızda Fenerbahçe yense bile ne oyun olarak ne de sonuç olarak Galatasaray'ı ezen, ağır galibiyetler elde edemiyor. Dünkü beraberlik, geçen yılki son dakikalarda gelen golle kazanılan 1-0'lık galibiyet, ondan önceki şampiyon olunan yılda 2-0'lık galibiyet, ondan önceki yıl 0-1 geriden gelerek 2-1 kazanılan karşılaşma ve ondan önceki iki yıl gelen beraberlikler.
Bu seri uzadıkça Fenerbahçe de kendi üzerinde daha büyük baskı hissediyor sanırım.
16 Ekim 2015 Cuma
Tembellik
Çalışkan insanlara hep imrenmişimdir.
Örneğin; üniversitede bir sınıf arkadaşım vardı, odasının duvarına büyük bir afiş şeklinde Ceza Genel Hukuku'nun konularını asmıştı.
Ben de tembellik etmeyip öyle bir afiş assa idim keşke. Her gün sürekli olarak gözüme çarpan o bilgiler aklımdan hiç çıkmazdı. İnsan bunları hiç unutur mu?
Benim de bir zamanlar odamın duvarında bir Galatasaray posteri vardı. Derwall'in bir demecinin yazdığı ve aldığımız çeşit çeşit kupaların haberlerinin olduğu bir poster... Hiç unutmam.
Ne yazıyordu o posterde acaba? Dur bakayım! Şimdi tam hatırlayamadım bak. Unutmuşum. Demek ki o kadar uğraşıp bir afiş hazırlasam, odamın duvarına assam oradaki bilgileri de unutabilirmişim. Demek ki pek de bir kaybım yokmuş.
O zaman salla gitsin! Tembelliğe devam. Yaşasın üşengeçlik!!!
Örneğin; üniversitede bir sınıf arkadaşım vardı, odasının duvarına büyük bir afiş şeklinde Ceza Genel Hukuku'nun konularını asmıştı.
Ben de tembellik etmeyip öyle bir afiş assa idim keşke. Her gün sürekli olarak gözüme çarpan o bilgiler aklımdan hiç çıkmazdı. İnsan bunları hiç unutur mu?
Benim de bir zamanlar odamın duvarında bir Galatasaray posteri vardı. Derwall'in bir demecinin yazdığı ve aldığımız çeşit çeşit kupaların haberlerinin olduğu bir poster... Hiç unutmam.
Ne yazıyordu o posterde acaba? Dur bakayım! Şimdi tam hatırlayamadım bak. Unutmuşum. Demek ki o kadar uğraşıp bir afiş hazırlasam, odamın duvarına assam oradaki bilgileri de unutabilirmişim. Demek ki pek de bir kaybım yokmuş.
O zaman salla gitsin! Tembelliğe devam. Yaşasın üşengeçlik!!!
8 Ekim 2015 Perşembe
Akbil
Biliyorum klasik ama bir o kadar doğru bir sözdür: "Milletçe zor günlerden geçiyoruz." Evet. Ne yazık ki öyle! Böyle zamanlarda bazan mutlu olduğumda, gülüp eğlendiğimde kendimi suçlu hissediyorum. Bunca acı yaşanırken yaşamımı hiçbir şey yokmuş gibi sürdürmek zoruma gidiyor.
Ancak; yine de bir an geliyor, küçücük bir şey insanı öylesine mutlu edebiliyor ki önüne geçmek mümkün olmuyor.
Bugün iş dönüşü otobüse bindim. Malum iş çıkışı saati, trafik berbat. Otobüste insanların kimisi oturuyor, kimisi ayakta, kiminin kulağında kulaklık müzik dinliyor, kimi başını tutamamış uykuya dalmış. Herkesin durumu değişik ama herkes yorgun. Herkesin suratı ifadesiz. Herkes ruhsuz...
Otobüs bir durağa yanaştı ve yolcular otobüse binmeye başladılar. Alışkın olduğumuz üzere insanlar kartlarını cihaza okuturken cihazdan ya geçerli anlamına gelen ses çıkıyor ya da dizilere bile replik olan o "doriro, doriro, diroro" şeklindeki sinir bozucu ses geliyor ve bir kadın sesi yetersiz bakiye uyarısını yapıyor. Yine insanlar birer birer kartlarını okuttular ve sözünü ettiğim sesler geldi. Ancak, bir hanımefendi kartını okutunca cihazdaki o kadın sesi "Doğum gününüz kutlu olsun!" deyiverdi. İETT'nin böyle bir uygulaması olduğunu bilmiyordum. Şaşkınlıkla ve biraz da hoşuma giderek kapıya doğru baktım. Genç hanımefendi de şaşırmıştı. Doğum günü, yıldönümü, bayram gibi günleri kutlama alışkanlığı olan biri olmama rağmen hanımefendiye "Doğum gününüz mü?" diye sordum. O da evet dedi tebessüm ederek, gözleri de dolmuştu biraz. Belli ki onun için de sürpriz olmuştu bu ses ve onun da hoşuna gitmişti.
"Nice senelere!" dedim. Teşekkür etti. Bir iki kişi daha aynı şekilde hanımefendinin doğum gününü kutladı. Bu nedenle otobüste bizim olduğumuz tarafta ufak bir gülüşme oldu. O gülüşme sonrası yüzümde bir süre o hoşnut ifade kaldı. Sonra herkes olağan durumuna döndü. Otobüs yine sessiz, ruhsuz, yorgun oluverdi.
Kısa bir an bile olsa bizi böylesine mutlu eden İETT'ye teşekkürü bir borç bilirim.
08.10.2015
Libadiye
1 Ekim 2015 Perşembe
30.09.2015 Tarihli Astana-Galatasaray Karşılaşmasının Ardından
Bu Türk takımlarının gerizekalılığından bıktım.
Kendi blogumuzda da içimizden geldiği gibi konuşamayacak mıyız kardeşim? Bari burada gönlümüzce eleştirelim eleştirilmesi gerekenleri. Zaten istediğimiz kadar eleştirelim yine kendi bildiklerini yapmayacaklar mı, yine kendi istedikleri şekilde yönetmeyecek mi?
Evet, bunun adı düpedüz gerizekalılık, salaklık...
Yıllar yılı birbirinden değişik takımlarımız Avrupa Kupalarında ülkemizi temsil etti. Kimi başarılı oldu, kimi olamadı. Sorun değil. Tüm bu takımların tek bir ortak özelliği var. Bu takımların hepsi saçmasapan şekilde yeniliyor, akıl almaz bir durumda elenip gidiyorlar.
Bu eleştirimden ayrı tutabileceğim bir tek takım bile yok.
Takımlarımızın ve oyuncularımızın Avrupa takımlarından ne teknik ne stratejik ne de olanaklar açısından hiçbir eksiği yok. Tek sıkıntı takım olamamak. 10 yıldır sayısız örnek bize gösterdi ki Avrupa'da başarılı olmak istiyorsan savunmayı iyi yapacaksın arkadaş! Önce savunacaksın. Bizim takımlarımız hala bunu anlamamış olacaklar ki kendileriyle kıyaslanamayacak olan takımlara karşı olmadık sonuçlar alıyorlar.
Bu akşamki maçtan örnek verelim. Şampiyonlar Ligi karşılaşması yapıyorsun. Deplasmandasın. İyi kötü bir gol bulmuşsun ve öne geçmişsin. Yapman gereken skoru tutup maçı bu sonuca bağlamak. Hatta yapabiliyorsan ikinci golü atıp rahatlamak. Gel gelelim ikinci yarıda verilen pozisyonları aynı durumdaki hiçbir Avrupa takımı vermez. Hiçbir Avrupa takımı -seviyesi ne olursa olsun- deplasmanda 0-1 önde olduğu bir maçta kendi ceza sahasının penaltı noktası üzerinde rakibi bomboş bırakıp şut çekmesine izin vermez. Ne yazık ki Galatasaray bunu yaptı. Hem de 2 kez! Hem de 3 dakika bile aralarında olmaksızın. 0-1 önde götürdüğün bir karşılaşmada bir takım nasıl savunmada böyle hazırlıksız yakalanabilir? Nasıl böylesine zor durumlara düşer. Rakip Astana değil de biraz daha deneyimli bir takım olsa zaten o golleri çok daha önce, çok daha rahat bir şekilde bulabilirdi.
Bu iş teknik, taktik, oyuncu meselesi değil. Çok açık ve net.
Elinde Sneijder var, adamı sol açığa hapsediyorsun. Elinde Podolski var sağ açıkta oynatıp bir şeyler elde etmeye çalışıyorsun. Neyin kafasını yaşıyorsun? Neyin macerasını arıyorsun! Senin elinde Sneijder varsa onu başta 10 numaralı yere yazacaksın, ondan sonra takımı dizeceksin. Sneijder taç çizgisinde topu, rakibi kovalamaktan ileride sana yarar sağlayamıyor.
Denayer: Denayer gibi iyi bir savuma oyuncusu alıyorsun, adam ben stoperim demesine karşın sağ beke koymaya çalışıyorsun. Olmuyor işte, gitmiyor. Beğenmediğimiz Sabri oynadığı karşılaşmalarda şu ana kadar 3 asisti çoktan yaptı bile. Denayer'den bunu bekleyemezsin. Denayer'i stopere koy, bitsin gitsin. Ha diyelim ki senin sağ bek eksiğin vardı. O zaman da gider gerçek bir sağ bek alırdın, onu oynatırdın. Devşir devşir nereye kadar?
Keza, Umut Bulut: Ülkemizde yeni türeyen bir adet var. Forvet oyuncusunu sağ veya sol açıkta kullanmak. Kim bunu akıl etmişse ona buradan selamlarımı gönderiyorum! Olmuyor işte kardeşim, olmuyor. Adam forvet nasılsa açıkta oynar diye bir kural yok. Umut Bulut'tan sağ açıkta ne yarar bekliyorsun ki? Bu işi başlatan da Aykut Kocaman'ın Niang'ı sol açıkta oynatması oldu sanırım. Ondan sonra bu iş patladı gitti. Sow mu sol açık oynamadı, Burak mı sağ açık oynatmaya çalışılmadı. Değme gitsin.
Koy herkesi kendi yerine, bırak takım rahatlasın, topunu oynasın. Yok eğer kadro kurmakta zorlanıyorum diyorsan o zaman da oyuncunu yedek bırakmasını öğren kardeşim.
Neyse, bu beraberlik benim beklediğim bir sonuçtu ancak Benfica'nın Athletico Madrid'i deplasmanda yenmesi benim için büyük sürpriz oldu. Bu akşamki sonuçların ardından bana göre Galatasaray'ın gruptan çıkma diye bir şansı kalmamıştır. Bu geceden sonra Galatasaray'ın amacı bir kazaya uğramadan Astana'yı geçerek grubu 3. sırada bitirmeyi başarmak olmalıdır. Bekleyip göreceğiz...
26 Eylül 2015 Cumartesi
"Menejer"
Bilgisayar
oyunu oynayan herkesin bildiği efsane bir oyun vardır. Kimisi bu
oyunu pek sevmez ama oyunu sevmeyen bu kişilerin sayısı oldukça
azdır. Bilgisayar oyunu oynayan kişilerin hemen hemen hepsinin
bayıldığı bir oyun... Şimdiki adıyla Football Manager.
Hastasıyız dedeeee!!
Şimdiki
adıyla diyorum çünkü bizim gibi bilgisayar oyunu geçmişi çok
eskilere dayanan insanlar için efsanenin hala adı Championship
Manager'dir. Aslında adının başında Football mu yoksa
Championship mi yazdığının pek de bir önemi yok. Hepimiz için
tek bir sözcük yeterli. Manager... Sözcüğün İngilizce hali o
istenilen etkiyi yaratmıyor aslında. O yüzden Türkçe yazmayı
tercih edeceğim. Menejer... Kendi kendime söylediğimde bile beni
alıp bambaşka yerlere götürmeye yetiyor.
Benim
menejer ile tanışmam 2000 yılına dayanır. Tanışmamız da bana
göre ilginç bir şekilde olmuştur...
O
zaman küçüğüz, yanlış hatırlamıyorsam ortabire yani altıncı
sınıfa gidiyorum. Tabi ömrümüz, günümüz sokakta top peşinde
geçiyor. Ayıptır söylemesi tuttuğumuz takım Galatasaray da o
zaman fırtına gibi esiyor. Adeta gözümüzü başarıya açmışız.
Başarısız olmak ne demek bilmiyoruz. Öyle bir duyguyu o zamana
kadar yaşamamışız. Tabi daha sonra bu duyguyu bize yaşattılar
sağolsunlar, o ayrı.
Bir
gün sanırım yine sokakta takılırken hatta uzak yerlere gezmeye
çıkmışken abim bir çöplüğün kenarında bir PC dergisi buldu.
Çöpün kenarı deyince çöpleri karıştırıyoruz sanmayın.
Dergi çöpün yanında temiz, efendi efendi duruyordu. Abim de
dergiyi aldı ve mahalleye döndüğümüzde incelemeye başladı. O
zaman bizde bilgisayar falan yok. Kimsede yok zaten. Hatta internet
kafe diye bir şey bile yok ama internet kafeler ha açıldı ha
açılacak, patladı patlayacak!
Abim
dergiyi okurken bir oyun incelemesine denk gelmiş. Bakmış, okumuş,
hoşuna gitmiş, epeyce beğenmiş. Futbol oyunuymuş ama bildiğimiz
Fifa 99 gibi değilmiş. (Fifa 99'u o zaman biliyoruz. O kadar da
değil yani.) Daha değişikmiş. Teknik direktörlük falan
yapıyormuşsun, takımı yönetiyormuşsun. Tam abimlik iş.
Abim
oyunu kafaya koydu, CD'sini alacak. Zaten bir şeyi istedi mi o olana
kadar mümkün değil rahat edemez.
Neyse,
gün oldu gitti CD'yi buldu, aldı. Aldı almasına ama bizde daha
bilgisayar yok. Nerede oynayacağız bu mereti? Oynayamayacağız
haliyle. Zaten bizim eve bilgisayar girmeden bayağı bir CD
girmişti. Fifa 99, Championship Manager 99-00, birkaç MP3 CD'si...
Hey gidi günler hey! Bir zamanlar MP3 CD'leri vardı be! MP3
koleksiyonu yapma uğruna ne genç delikanlılar rızıklarını,
paralarını CD'cilere döktüler.
CD'ler
öyle kuzu kuzu evde yatarken zaman geçti, eve bilgisayar aldık.
Bilgisayar deyip geçme. Yılannn gibi usta! 4 GB hard diski vardı,
sen neyden söz ediyorsun be? 4 GB hard disk kardeşim, boru mu?
İşlemcisi de canım gülüm celeron 466...
Neyse
bilgisayarı aldık, bir şekilde oyunu kurduk. O zaman ortabire
gittiğim için ve haliyle içimizde ingilizce bilen de olmadığı
için oyunu oynamakta sıkıntı çekiyoruz. Her tarafta ingilizce
yazılar. New game yazıyor evet onu biliyoruz: yeni oyun diyoruz,
tıklıyoruz. Sonra bir yere daha tıkla, oraya tıkla, buraya da
tıkla derken bir yere geldik, kaldık. Oyun kaldı, ilerlemiyor,
ilerletemiyoruz. Geri geri açılıp yeniden yüklenmeye çalışıyoruz
ama yok. Bir yerden sonra gelen ekranı bir türlü aşamıyoruz.
Geri gidiyoruz ama ileride yol kapatılmış, ileri mümkün değil
gidemiyoruz. Sıkıntımızı çözecek kadar ingilizce de bilmiyoruz
tabi. Kalakaldık öyle. Abim de bu ne biçim oyun böyle diye
sinirlendi garibim. Üstüne üstlük PC Dergisi'nde oyunun
oynanabilirliğine 100 üzerinden 100 vermişler. Bu nasıl yüzlük
oynanabilirlik kardeşim diyor.
Böylesine
bir çile çektikten sonra bir şekilde ilerlemişiz demek ki. Oyunu
açtık ama oyun bir acayip. Oyuncu çıkmıyor, bir şey olmuyor.
Maça başlıyoruz altı üstü yazılar ekrana gelip duruyor. Başka
bir şey olduğu yok. Fifa'ya alışmış bir bünye için bu oyunun
ne menem bir şey olduğunu anlamak çok güç.
Zamanla
bu duruma da alıştık. İnsan neye alışmıyor ki? Alıştık ve
her geçen gün bu oyuna bağlandık. Maç oynandığı sırada senin
takımının rengindeki yazıların hızlı hızlı geçmesi, altta
topla oynama yüzdenin ibresinin rakibin tarafına doğru baskı
yapması yani gelecek bir golün haberi bizi ne kadar da
heyecanlandırırdı. Tabii ki rakip takımdan baskı yediğimizde de
golün yavaş yavaş geldiğinin anlaşılması.
Ben
menejeri o şekliyle seviyordum, hala daha yazılı halini tercih
ederim. Maçların görüntülü hale getirilmesinden sonra menejerin
o büyüsü bozuldu benim için. Zaten o görüntü işini de adam
gibi yapamadılar bir türlü ya neyse.
Aslında
böyle konuşuyorum ama ben 2006'dan beri menejer oynamıyorum.
Nedenine gelince, bana göre zirvede bıraktım. Millet
Galatasaray'ı, Fenerbahçe'yi alıp Şampiyonlar Ligi'nde final
oynatırdı, ben çoğu zaman ligde zor şampiyon olurdum. Gerçi
Galatasaray'ı bile aldığım sayılıdır. Ben antin kuntin bir
insan olmanın sonucu olarak en alt ligden takım alıp onu
yükseltmeyi tercih ederdim. Tabi yükseltebilirsen. Yükselttim
ama... Zirve dediğim noktaya da o şekilde çıktım.
Menejer
2006'da Güngören Belediye Spor'u aldım. O zamanın 2. Lig B
Kategorisi'nde mücadele ediyordu semtimizin takımı. Genç ve geniş
sayılabilecek iyi bir kadrosu vardı. Ben o kadroyla ilk yılımda
2. Lig A Kategorisi'ne çıkardım takımı. Türkiye Kupası'nda da
iyi işler yaptık. İkinci sene de şampiyon olduk ve Birinci Lig'e
çıktık. Aynı zamanda o yıl ikinci ligden katılmamıza rağmen
Türkiye Kupası'nı aldık ve ertesi yıl Uefa Kupası'nda oynama
hakkı elde ettik.
Çekirge
bir sıçrar iki sıçrar diyerek bu yıl tutunamaz düşürürüm
takımı diye düşünürken takımın iskeletini koruyarak ve
gelecek vaadeden iyi yabancılar transfer ederek lige iyi bir
başlangıç yaptık. Ha bu hafta ha öbür hafta takıldık,
takılacağız derken bayağı iyi gitti sezon. Uzatmayayım, o sezon
sonunda ligde şampiyon olduk ve yetmedi, gittik Uefa Kupası'nda
final oynadık. Finalde Mourinho'nun Chelsea'sine 3-0 yenilmekten
kurtulamadık ama olsun. Ertesi yıl Şampiyonlar Ligi'nde bile
oynadık. İşte benim zirvem bu. Bundan sonra dedim ki oğlum senin
yapacağın olsa olsa bu kadar. Bırak artık bu işi. Daha da o
günden beri menejer oynamışlığım yoktur.
Mourinho'dan
bahsetmişken aklıma gelen bir şeyi de yazayım. Yukarıda da
belirttiğim gibi antin kuntin bir adam olduğum için menejer'i
sadece menejer olarak görmekten öteye geçmiştim. O zaman
gençliğin verdiği hevesle gerçek hayatta bir futbol taktiğinin
nasıl olması gerektiği, en iyi taktiğin hangisi olduğu üzerine
çok kafa yormuştum. Savunma dizilişi nasıl olmalı, savunma üçlü
mü olmalı, dörtlü mü? Forvet kaç kişi olmalı? Orta sahanın
yapısı nasıl olmalı? Orta saha iki kişi olursa eksik kalır mı,
üç kişiden oluşursa ileride çoğalma konusunda zaafiyet yaşanır
mı? İleri kanatlarda oynayanlar ne tür oyuncular olmalı? Geriye
destekleri nasıl olmalı? Tüm bunlara kafa yorarak sonrasında
kendimce en iyi taktiği yaptım, kendi taktiğimi geliştirdim.
Güngören Belediye Spor'u da o taktikle oynatmıştım. Ben o
taktiği oynatmaya başladıktan sonra Mourinho Chelsea'yi benim
taktikle oynatmaya başladı. Sonrasında da patladı gitti.
Dedim
ya Galatasaray'ı bile zor şampiyon yapıyordum diye. Bunun en büyük
nedeni çok az hatta neredeyse hiç transfer yapmamamdı. Benim için
en önemli şey kadro istikrarıydı. Bu nedenle Angelotti'nin
Milan'ını severdim. Haksız mıyım ama? Şimdi bile yolda, izde
millete sorsak çoğu kişi o zamanki Milan kadrosunu sayabilir. E o
halde sayalım...
Kalede
Dida, savunma sağdan sola Cafu, Nesta, Maldini, Kaladze, orta saha
üçlü sağdan Gattuso, Pirlo, Seedorf, en solda Serginho, önlerinde
Kaka, en ileride de Shevchenko...
Angelotti
oyuncu değişikliği yaptığında da giren adamlar bile belliydi.
39 yaşındaki stoper Costacurta, yine otuzlu yaşlarındaki sarışın
abimiz Ambrosini ve Filippo Inzaghi.... Adamlar bu kadar yaşlı bir
kadroyla yıllarca işi götürdü. Angelotti resmen adamların
etinden, sütünden, derisinden sonuna kadar yararlandı, posasını
çıkardı heriflerin. 40 yaşında stoper oynatmak nedir ya?
Costacurta'nın oyuna sonradan girdiği Lyon'a karşı oynanan bir
Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final İkinci Maçı maçı hatırlıyorum.
O turu Lyon nasıl geçemedi arkadaş ya! Tek nedeni tecrübesizlik.
Yoksa kevgire çevirmişti Lyon o maçta Milan savunmasını ama
neyse...
Bu
saydığım kadroda en ilginç olay bence Dida'dır. Adam bildiğin
kötü bir kaleci iken içine süper kahraman kaçmış bir hale
gelmişti. Halısaha maçına bile kaleci olarak almayacağımız bir
adam, dünyanın en iyi kalecileri arasında sayılır hale gelmişti.
Çalışmanın önemini burada daha iyi anlıyoruz sanırım.
Konudan
bu kadar sapmışken yazıyı bağlamanın vakti gelmiş. Demem o ki,
menejer iyidir, candır, baldır. Oynayın, yiğenlerinize,
kardeşlerinize öğretin oynasınlar. Bak ya! Benim de şimdi
oynayasım geldi iyi mi? Alsam da oynasam mı ne yapsam? 2016 çıkmış
mıdır acaba?..
27 Ağustos 2015 Perşembe
Şampiyonlar Ligi Kurası
Bugün itibariyle UEFA Şampiyonlar Ligi 2015-2016 yılı grup kuraları çekildi. Şampiyonlar Ligi'ndeki tek Türk takımı olan Galatasaray'ın rakipleri de böylece belli oldu. Galatasaray C Grubunda yer aldı ve rakipleri Benfica, Athletico Madrid ve Astana oldu. Buraya kadar olan bilgiler her yerde bulunan ve her yerden öğrenebilinecek bilgiler. Bundan sonra ben kura ve Galatasaray'ın gruptaki şansı ile ilgili görüşlerimi aktaracağım. Böylece karşılaşmalar tamamlanıp sonuçlar belli olduğunda tahminlerimizin ne kadar tutmuş olduğunu görme olanağımız olacak.
Öncelikle; genel olarak kuranın nasıl olduğu ile ilgili görüşümüzü açıklayacak olursak; Galatasaray yıllardır Avrupa Kupalarında kuralardan yana hep şanslı olmuştur. Genel olarak hep kolay kuralar çektiği söylenebilir. Tabii ki Galatasaray'ın takım olarak başarılı sonuçlar alması ile de bu şansını kendisinin oluşturduğunu ve bu şansı iyi değerlendirdiğini belirtmemiş gerekir. Yakın tarihe bir göz atacak olursak; Terim'in 3. döneminde şampiyon olduktan sonra Şampiyonlar Ligi'ne katıldığı ilk yılda grup aşamasında birinci torbadan Real Madrid, Barcelona, Bayern Münich gibi takımlar varken birinci sınıf bir kulüp olmasına karşın Türk takımlarının sevdiği bir takım olan Manchester United gelmişti. Kendi evindeki karşılaşmada Manchester United'ı yenerek gruptan çıkma şansını sürdürmüş hatta büyük bir avantaj ele geçirmişti.
Sonrasında da gruptan çıktıktan sonra ikinci tur aşamasında birçok dünya devi arasından tartışmasız en kolay takım olan Schalke 04 ile eşleşmişti.
Bu şanslı olma durumunu daha gerilere de götürmemiz mümkün. Ancak bu liste böyle uzar gider. O nedenle burada kesmekte yarar var.
İkinci olarak tek tek rakiplerin değerlendirmesini yapmak gerekirse; birinci torbadan gelen Benfica. Benfica'nın birinci torbadan gelen takımlar içinden en iyilerden biri olduğu su götürmez bir gerçek. Benfica bize yabancı bir takım değil. Galatasaray'a da yabancı bir takım değil. Çok değil 3 yıl önce Galatasaray grupta Benfica ile eşleşmiş ve alt etmeyi başarmıştı.
Yine sonraki yıl, Fenerbahçe UEFA Avrupa Ligi'nde yarı finalde Benfica ile eşleşmişti ve finalin kapısından dönmüştü.
Benfica her ne kadar yıllardır Avrupa Kupaları'nda üst düzeylerde yer almış olsa da; çok korkulacak bir takım değil. Hatta bana göre hala bir Porto değil. Galatasaray en azından kendi evinde Benfica'dan puanlar alabilir. Deplasmanda Benfica'dan alınacak 1 puan zaten Galatasaray'ı üst tura çıkaracaktır.
İkinci torbadan gelen Athletico Madrid:
Athletico Madrid her ne kadar ikinci torbadaki daha güçlü olarak görülen kendinden isim olarak büyük olan Manchester City, Real Madrid, Arsenal, Manchester United gibi takımlardan daha zayıf gibi görünse de, son iki yıllık Şampiyonlar Ligi ve İspanya La Liga performansı gözönünde bulundurulduğunda yine rahat bir şekilde gruptan çıkacağını düşünüyorum. Hatta grubu yenilgisiz olarak tamamlaması bile büyük olasılık. Demem o ki; Galatasaray'ın Athletico Madrid karşısında pek şansı yok. İki maçtan bir puan alması bile büyük başarı olacaktır.
Son olarak dördüncü torbadaki Astana.
Eskiden beri söylenen klişe bir söz vardır. Şampiyonlar Ligi düzeyindeki her takım güçlüdür diye. Platini'nin yerleştirdiği yeni düzene göre bu sözün pek bir geçerliliği kalmamış durumda. Bunu Astana özelinde söylemiyorum ama artık Şampiyonlar Ligi'nde Avrupa Ligi'nde bile gruptan çıkmayı başaramayacak takımlar yer alabiliyor. Astana kağıt üzerinde Şampiyonlar Ligi'nin en zayıf takımı olabilir. Ancak, ben Astana'dan bir sürpriz bekliyorum. Kasttettiğim bu sürpriz gruptan çıkması değil. Belki üçüncü bile olamayacaklardır ama performansları ile herkesi şaşırtacaklardır. Gruptaki takımlara sorun yaşatacaklarına inanıyorum. İspanya ve Portekiz'den Kazakistan'a olan uzaklık, havaların soğuyacak olması, Astana'nın karşılaşmalarını oynadığı stadın suni çim olması gibi bir süre etken nedeniyle Astana'nın sanıldığından çok puan ve puanlar alacağını ve rakiplerine çekmeler takacağını düşünüyorum. Galatasaray'ın Astana'dan 3 veya 4 puan alacağını düşünüyorum. (Büyük olasılık 3 puan. Çünkü Kazakistan'da Astana'nın Galatasaray'ı devireceğini düşünüyorum.)
Yaptığım bu genel değerlendirmeye göre Galatasaray'ın 6 ile 8 puan arasında alacağını düşünüyorum. Yukarıda açıklamalarıyla anlattığım şekliyle alacağı 8 puan ikinci turu getirecektir. 6 puan ise üçüncülüğü sağlar.
Kuralar çekilmeden önce Galatasaray için ikinciliğin çok çok düşük bir ihtimal olduğunu düşünüyordum. Çektiği bu kuradan sonra ikincilik için gerek taraftarda, gerek basında, gerekse camiada bir beklenti oluşacaktır. Bu gruptan ikinci olup çıkılamaması durumunda bu durum başarısızlık sayılabilir.
Olay gelip tek bir yere bağlanıyor. Galatasaray'ın takım olarak nasıl olduğu... Eğer Galatasaray takım olarak iyi performans sergilerse gruptan çıkması kolay olacaktır. Yok eğer geçen yılki gibi kötü bir performans izleyecek olursak üçüncülük bile zor olacaktır. 3 kupalı bir takımın bir yığın sorunu varmış gibi gösterilmesi (illa ki sorunlar var ama abartıldığı kadar olduğunu düşünmüyorum.) ile psikolojik olarak takım yıpratılırsa bir hezimetin daha gelmesi kaçınılmaz olur.
Sonuç olarak; çok güzel bir kura sonucunda Galatasaray'ın ilerlemesinin önünde bir engel görmüyorum. Başarılar Galatasaray...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)