Bilgi Notu: İşbu kitap incelemesi kitabın tarafımca herhangi bir bilimsel çalışmaya ilişkin olmaksızın okunması sonrasında dikkatimi çeken ve önemli gördüğüm noktaların belirtilmesi ve yer yer aldığım notların paylaşılmasıyla sınırlı bir çalışmanın ürünüdür.
- THOMAS PAINE - AKIL ÇAĞI -
1.) Yazarın İman İkrarı = Yazar; batın inançların, yanlış yönetim sistemlerinin ve yanlış teolojinin yarattığı enkazda ahlakı, insanlığı ve doğru teolojiyi gözden kaçırdığımızı ileri sürer. (Bu temel eleştiri cümlesi Nietzsche'nin "Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve on biz öldürdük." savıyla paralellik taşımaktadır.) Tek Tanrı'ya ve ondan başkasının bulunmadığına ve öte dünyanın var olduğuna inanıyor. Ancak; Musevi, Katolik, Ortodoks, İslam, Protestan inanca karşı olduğunu söylüyor. (Kendisini açıkça bu şekilde tanımlamasa da Deist olduğu söylemek mümkün mü?) Kitabın adından da anlaşılacağı gibi imanının kendi aklı olduğunu söylemektedir. Dini kurumları menfaat devşirmek için insan eliyle kurulmuş insan icadı olarak görür.
2.) Görevler ve Vahiyler Üzerine = Vahyin Tanrı'nın insana dolaysız ilettiği bir şey olduğunu, herhangi bir kişiye değil de belirli bir kişiye vahyedildiği takdirde bunun yalnızca o kişiye vahyedilmiş olduğunu, sözü edilen vahyin ikinci, üçüncü, dördüncü kişiye aktarıldığında bunun vahiy olmaktan çıkıp herkes için bir söylenti halini aldığını ve diğer insanların buna inanmak zorunda olmadığını ileri sürüyor.
3.) İsa Mesih'in Karakteri ve Tarihi Hakkında = İsa Mesih'in gerçekte erdemli ve cana yakın bir insan olduğunu, ancak İsa Mesih'in kendisini, doğumunu, sonunu ya da başka bir şeyi yazmadığını, ,Yeni Ahit'in tek bir satırını dahi kendisinin yazmadığını,
Doğum öyküsünün başkaları tarafından yazıldığını ve bu öykünün kanıtlanabilir olmadığını (bakire doğum), ancak ölmüş birinin dirilip mezardan çıkması ve göğe yükselmesinin kanıt gerektirmesi nedeniyle farklı olduğunu, eğer böyle bir göğe yükselme olayı olduysa hiç değilse Kudüs'te alenen ve gözle görülmüş olması gerektiğini, ancak herkesin inanması gerekin bir şeyin kanıtının herkese eşit olarak sunulmuş olması gerektiğini, ancak sayısı 8-9 kişi olan bir topluluğun bunu gördüklerini tüm dünyaya anlatması gerektiğinin ve insanların buna inanmasının istenildiğini,
İsa Mesih adlı bir kişinin yaşamış olduğu ve o dönemde geçerli idam şekli olarak çarmıha gerildiğinin olasılık dahilinde bulunan tarihsel anlatılar olduğunu, onun mükemmel ahlakı ve insanların eşitliğini öğütlediğini, aynı zamanda Yahudi din adamlarının para hırsını yendiğini, bu yüzden din adamlarının hırsını üzerine çektiğini savunmaktadır.
4.) Hıristiyanlığın Temelleri Üzerine = Hıristiyan mitolojisinin kısmen antik mitolojiden kısmen de Yahudi geleneklerinden oluştuğunu, Antik Çağ'da devler ırkının Jüpiter'le savaşıp içlerinden birinin tek bir atışta ona yüzlerce kaya fırlattığını, Jüpiter'in onu yıldırımla yendikten sonra Etna Dağının altına hapsettiğini, devin her kıpırdanıp dönüşünde Etna Dağının ateş püskürttüğün anlatıldığını, Hıristiyan efsanesine göre de şeytanın Tanrı'yla savaştığını, Tanrı'nın onu yendikten sonra dağın altına değil kuyuya hapsettiğini, her iki öykünün birbirine benzer olduğunu söylemektedir. (Anlatıldığı şekliyle her iki öykü de birbirine benzerlik taşımaktadır. İslam inancında böyle bir savaş durumu söz konusu değildir. İslam'a göre şeytan Tanrı'yla savaşmamıştır. Tanrı'ya karşı gelip lanetlenmiştir.)
7.) Eski Ahit’in İrdelenmesi = Kilise efsanecilerinin bu sistemi kurduklarında, bulabildikleri tüm yazıları derlediklerini ve diledikleri gibi düzenlenip kullandıklarını, bugün Eski Ahit ve Yeni Ahit adıyla sunulan yazıların derleyicilerin onları bulduklarını söyledikleri zamanki durumlarıyla aynı durumda olup olmadıkları ya da ilavelerin, değişikliklerin, kısaltmaların ya da düzenlemelerin yapılıp yapılmadığının bizim için tamamen belirsiz olduğunu ileri sürer. (Bu söylem İslam inancıyla örtüşmektedir. İslam inancına göre her iki kutsal kitap da tahrif edilmiştir.)
Derleyicilerin derledikleri
kitapların hangilerinin Tanrı Sözü, hangilerinin Tanrı sözü olmadığına oylama
yapılarak karar verildiğini söyler. Oylayanların bazılarını reddettiklerini, bazılarına şüpheli
saydıklarını ifade eder. (bkz. İznik Konsili)
9.) Hakiki Vahyi Oluşturan Nedir? = İnsan dilinin yerel olduğunu ve değişime tabi olduğunu, bu nedenle de değiştirilemeyen ve evrensel nitelikteki bilginin aracı olarak kullanılmaya elverişli olmadığını, bir amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçların o amacı gerçekleştirmeye elverişli olması gerektiğini, yoksa amacın gerçekleşemeyeceğini savunmuş ve İsa Mesih’in yalnızca İbranice konuştuğunu, diğer dilleri bilmediğini, yeryüzünde 120 kadar dil konuşulduğunu, bunun tercüme yoluyla da yapılmasının tercümenin niteliği itibariyle imkânsız olduğunu, Tanrı Sözünün ise bakıp gördüğümüz yaratılış olduğunu, yaratılışın herkese hitap ettiğini, herkesin anlayabileceği bir dil olduğunu, yok edilemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini, dünyanın bir ucundan öteki ucuna herkese hitap ettiğini, yaradılışın muazzam etkinliğinde onu görebileceğimizi, Tanrı’nın ne olduğunu bilmek isteyenlerin herhangi bir insanın eliyle yazabileceği kutsal denilen kitaplardan değil, yaradılıştan görülebileceğini ileri sürer. (Kur’an-ı Kerim de bunu söylüyor. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde Allah’ın (c.c.) varlığını bilmek ve anlamak için doğadan örnekler veriliyor. Arılara, çiçeklere, toprağa bakmamızın yeterli olacağı belirtiliyor. Ayrıca; tebliğin diliyle ilgili olarak da Nahl, 16/36 "Biz her topluluğa peygamber gönderdik." ayeti yazarın savına karşılık gelmektedir.)
11.) Hıristiyanlığın Teolojisi Üzerine ve Hakiki Teoloji = Hıristiyan inanç sisteminin bir tür ateizm gibi Tanrı’nın bir çeşit dinsel inkârı gibi göründüğünü ifade eder. Dünya ile Güneş arasına ayın mat kütlesinin girmesi gibi insan ile yaratıcısı arasına kurtarıcı denen mat bir cisim koyduğunu ve bu yolla ışığın dinsel ya da dinsel olmayan bir yolla tutulduğunu söyler.
Başta astronomi olmak üzere
bilimin tüm dallarını kucaklayan ve şimdi doğa felsefesi denilen şeyin hakiki
teoloji olduğunu savunur. Şu anda onun yerine öğretilmekte olan teolojinin
insanın Tanrı’ya dair kanılarını ve hayallerini incelediğini söyler.
12.) Hıristiyanlığın Eğitim Üzerindeki Etkisi; Önerilen Reformlar = Hıristiyan inanç sisteminin teolojide devrim yaptığı gibi öğrenim durumunda da devrim yaptığını, şimdi (1793-1794) öğrenim denilen şeyin ilk zamanlar öğrenim olmadığını, öğrenimin şimdi okullarda uygulandığı gibi dillere ilişkin bilgiden oluşmadığını, dillerin isim koyduğu şeylere ilişkin bilgilerden oluştuğunu söylemektedir.
Yunanlıların aydın bir halk olduğunu ama onlarda öğrenimin Yunanca konuşmaktan ibaret olmadığını, Yunanlılar hakkındaki bilgilere bakılınca onların kendi dillerinden başka dil bilmediklerinin ya da öğrenmediklerinin anlaşıldığını, onların aydın olmasının nedeninin de bu olduğunu, bu sayede kendilerini daha iyi incelemelere vermek için daha çok zaman bulduklarını, Yunanlıların okullarının dil okulu değil, bilim ve felsefe okulu olduğunu ileri sürmektedir.
Şimdiki haliyle bilinen tüm bilimsel bilginin Yunanlılardan ya da Yunanca konuşan halklardan geldiğini, ölü dillerden öğrenilecek bir şey kalmadığı için ölü dilleri öğrenmek için harcanacak zamanın boşa gittiğini, dil biliminin ilerlemeye ve yeniliğe katkı sağlayabilmesi bakımından yalnızca yaşanan dillerle sınırlı kalması gerektiğini savunur. Ölü dilleri öğrenmenin zorluğunun o dillerin muğlaklığından ileri gelmediğini, o dillerin ölü olmasından kaynaklı olduğunu söyler. Ölü dillerin ölü olmalarından ötürü telaffuzunun yitip gittiğini söyler. (Bilinen tüm bilimsel bilginin Yunanlılardan ya da Yunanca konuşan halklardan geldiği söylemine katılmıyorum. Belki coğrafi ve tarihsel yakınlık ve yatkınlık dolayısıyla dönemin Avrupa'sı bütün bilimsel bilgilerini Yunanca'dan almış ise de, bu bilimsel bilginin yalnızca Yunanca'dan geldiğini ortaya koymaz. O dönemde Çin'de Çince ya da Amerika'da Maya dilinde de bilimsel bilgi vardı ve süregelmişti ama Avrupa'lılar bilimsel bilgiyi Çince'den ya da diğer dillerden almayı seçmişti. Dolayısıyla mesele bilimsel bilginin nereden geldiği değil, nereden alındığıydı.)
Hıristiyan inanç sisteminin kurucularının ve yandaşlarının evrenin yapısında ve yaradılışın tüm eserlerinde kendini dışa vuran Tanrı'nın kudreti ve hikmeti hakkında sürekli ilerleyen bilgilerin onların inanç sistemine baskın çıkacağını ve doğruluğunu sorgulayacaklarını önceden göremezlik edemeyeceklerini, bu nedenle öğrenimin kendi projelerini daha az tehlikeye atacak bir düzeye indirmenin amaçlarını uygulamak için bir zorunluluk haline geldiğini, bunu ise öğrenimi ölü dilleri öğretmekle kısıtlayarak gerçekleştirdiklerini,
Bilim öğreniminin Hıristiyan okullardan dışlanmakla kalmadığını, baskı altına da alındığını, Floransalı Galileo'nun 1610 gibi çok geç bir tarihte teleskobu icat ettiğini, bu buluşları nedeniyle övgüyle karşılanmak yerine bunların ya da bunlardan doğan görüşlerinin lanetlenmesi gereken bir sapkınlık gibi bir inkara mahkum edildiğini ifade eder.
13.) Hıristiyanlık ile Doğadan Esinlenen Dinsel Düşüncelerin Kıyaslanması = Yazar bu bölüme sahip olduğu düşünceleri nereden edindiğini anlatmak için kendi geçmişinden söz ederek başlıyor. Babası Kuveykır mezhebinden olduğu için mükemmel bir ahlaki eğitim alma ve orta halli bilgi edinme şahsına sahip olduğunu söylüyor. Latince öğrenmediğini, bunun bir nedeninin Kuveykır'ların dil öğrenme kitaplarına itibar etmemesi olduğunu söylüyor. Bilime doğal bir ilgisi olduğunu, şiire de biraz eğilimi ve becerisi olduğunu ama hayal alemine fazla dalmaya neden olduğu için bu durumu bastırdığını, Martin ve Ferguson'un derslerine katıldığını, sonrasında da Royal Society adlı derneğin üyesi olan gökbilimci Dr. Bevis'le tanıştığını söylüyor. Siyasete hiç eğiliminin olmadığını belirtiyor. Amerika'yla ilgili konular nedeniyle Sağduyu adlı kitabını yazdığını, Amerika'yla ilgili konular olmasa dünyanın kendisini bir konu hakkında kitap yazmış bir yazar olarak tanıma fırsatının olmayacağını söylüyor.
Bir fikri kavrayabilme ve tefekkür yoluyla etkileyebilme yeteneğini kazandığı andan itibaren Hıristiyan düşünceden şüphe ettiğini ya da acayip bir şey olduğunu, yedi-sekiz yaşlarındayken kiliseye gönülden bağlı bir akrabasının Tanrı'nın Oğlu'nun ölümüyle Kefaret denilen bir şeyin ödendiği konusunda verdiği vaazı dinlediğini, vaaz sona erince bahçeye çıktığını, işittikleri aklına gelince isyan ettiğini ve Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'nın öyle yaparak başka bir şekilde öcünü alamayıp oğlunu öldüren muhteris bir adam gibi hareket ettiğini düşündüğünü, hala aynı düşüncede olduğunu, bir çocuğun zihnini sarsıcı herhangi bir şey içeren herhangi bir dinin hakiki bir sistem olmayacağına inandığını ifade ediyor.
Ahlak ve iyilikseverlik bakımından tüm diğer inançlar arasında hakiki Yaradancılığa en çok yaklaşan dinin Kuveykırların inancı olduğunu savunur, onların da Tanrı'nın eserlerini kurdukları sisteme dahil etmeyerek aşırı içe kapandıklarını, eğer yaradılışta bir Kuveykırın zevki esas alınsa ne sessiz ve kasvetli bir yaradılış olacağını, ne bir çiçek neşe içinde açacağını ne de bir kuşun şakımasının görüleceğini söyler.
14.) Evrenin Sistemi = Bu bölümde yazar evrenin sistemi hakkında bilgiler vermektedir. Dünya ve Güneş Sisteminin yapısı, Güneş Sistemindeki gezegen sayısı, uydu yapıları, gezegenlerin hareketleri, yörüngeleri, birbirine ve Güneş'e uzaklığı, Güneş Sistemi ile diğer sistemlerin arasındaki ilişki hakkında bilgi verilmektedir. (Söz konusu bilgilerle günümüzde bilinenler arasında değişiklikler söz konusu olduğundan ayrıntılara girmedim. Örneğin kitapta Güneş Sisteminde 6 gezegen olduğu yazmakta olup bugün Güneş Sisteminde 8 gezegenin bulunduğu kabul edilmektedir.)
15.) Her Güneş Sisteminde Çok Sayıda Gezegen Olmasının Yararları = Güneş sistemimizde bulunan gezegenlerin içerdiği madde miktarının bir tek kürede birleştirilmiş olması halinde ya hiç dönme hareketinin bulunmaması ya da bilime ilişkin şimdi sahip olduğumuz bilgileri ve fikirleri edinmemize yetecek kadar olmaması gibi bir sonuçla karşılaşacağımızı ileri sürer.
Yaratıcının hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmadığına göre evrenin yapısını insanoğluna en yararlı olacak şekilde düzenlediğine inanmak gerektiğini savunur.
16.) Önceki Anlatılanların Hıristiyanlık Sistemine Uygulanması = Hepsi eşit derecede korunup kollanmayı bekleyen milyonlarca dünyaya sahip tanrının tüm geri kalanlarla ilgilenmekten vazgeçip söylendiği üzere bir adam ile bir kadın elma yediler diye ölmek üzere bizim dünyamıza geldiği şeklindeki kasvetli ve acayip kuruntunun nereden kaynaklandığını soruyor. Öte yandan yaratılışın sınırsızlığında her dünyanın bir Havva'ya, bir elmaya, bir yılana ve bir Mesih'e sahip olduğunu farz mı etmemiz gerektiğini sorguluyor. O durumda, saygısızca Tanrı'nın Oğlu ve bazen de Tanrı'nın kendisi denilen kişinin, nadiren yaşamak için kısa süre ara verip bir dünyadan diğerine gezerek sonu gelmez şekilde art arda ölmekten başka yapacak bir işi olmayacağını ileri sürer.
17.) Tüm Zamanlarda, Tüm Dünyada İnsanları Aldatmak İçin Kullanılan Yöntemler Üzerine = Tüm zamanlarda ve belki de tüm ülkelerde insanlara bir inancı dayatmak için başvurulan üç yöntemin olduğunu ileri sürer ve bu üç yöntemin gizem, mucize ve peygamberlik veya kehanet olduğunu söyler. İlk ikisinin hakiki dinle bağdaşmadığını, üçüncüsüne ise sürekli kuşkuyla yaklaşılması gerektiğini belirtir. Yaratılmış her şeyin bir gizem olduğunu ancak inandığı tanrının bir gizem tanrısı değil, ahlaki hakikat tanrısı olduğunu söyler. Gizemin ise hakikatin karşıtı olduğunu, hakikati bulandıran ve çarpıtan insan icadı bir sis olduğunu belirtir. Bu nedenle; bir Tanrı'ya inanmayı ve ahlaki hakikate uygun davranmayı ifade edin dinin, gizemle bağlantılı olamayacağını ifade eder. Dinin bizatihi doğasının her türlü gizemden arınmış olması gerektiğini belirtir. Ödev olarak düşünülen dinin yaşayan her ruha düşen bir yükümlülük olduğunu, bu nedenle de herkesin anlayabileceği ve kavrayabileceği düzeyde olması gerektiğini savunur. (Güzel bir noktaya değinilmiş.)
Her şeyin bir mucize olduğunu ve aynı zamanda hiçbir şeyin diğerinden büyük bir mucize olamayacağını, filin daha iri cüssesine rağmen bir keneden daha büyük mucize olmadığını, aynı şekilde bir dağın da bir atomdan daha büyük mucize olmadığını, her şeye kadir bir güç için birini yaratmanın diğerini yaratmaktan daha zor olmadığını, bu nedenle her şeyin bir mucize olduğunu ve ayrıca hiçbir şeyin bir anlamda mucize olmadığını, çünkü mucize denilen şeyin bizim aklımız açısından mucize olarak değerlendirildiğini, oysa ki onu yapan kişi için mucize olmayıp sıradan bir şey olduğunu söyler.
Din adı verilen herhangi bir sisteme insanları inandırmak için icat edilmiş kanıtlar arasında mucizenin en tutarsız olanı olduğunu ileri sürer.