13 Ekim 2017 Cuma

Helin Palandöken

     Bugün okul çıkışı şerefsizin biri tarafından tüfekle vurularak öldürülen kızcağız.
    Helincağız bizim stajyerimizdi. Genelde neşeli, şen bir kızdı ama ara sıra kafası dalgın gibiydi. Demek nedeni kendisini takip eden, tehdit eden bu herifmiş. Daha bu çarşamba günü birlikte Ebob-Ekok sorusu çözmüştük.
     Maaşını aldığında saçına fön çektireceğinden, yapacağı alışverişten söz ediyordu.
     Ah Helincik!
     Nasıl kıydı o katil sana?
     Annesini iki yıl önce yitirmiş. Evin sorumluluğu kendisine kalmış. Babasına ve kardeşine o bakar olmuş. Okuldan, stajdan çıkınca eve gidip evin yemeğini o yapıyormuş.
     Mekanın cennet olur inşallah. :(

21 Eylül 2017 Perşembe

Diego Dur Allah'ını Seversen Zaten Ortalık Karışık



     Fotoğrafın ve tartışmanın gülünçlüğü ve ilginçliği kadar bu fotoğrafa ulaşmamın öyküsü de değişik. 
     Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı kitabında “Einstein’in beyni hangi sırları çözecek?” başlığında Einstein-Bohr arasında geçen İndeterminizm Tartışması konusuna denk geldim. Neymiş bu konu diye araştırma yaparken ekşisözlük’te “Einstein-Bohr tartışmasında Bediüzzaman’ın Yeri" diye bir başlık gördüm ve tıkladım. O başlık altında bu fotoğrafa denk geldim. Resmen Arif’in Manchester’a attığı golü ararken Songül Karlı videosuna rastgelen adam gibi oldum.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Şadiye Osmanoğlu / Babam Abdülhamid - Saray ve Sürgün Yılları Kitabından Bir Kesit

    Babam İngiltere'nin, Hindistan siyasetini Akdeniz ve Hint Denizi sahaları üzerindeki Osmanlı İmparatorluğu için tehlikeli emellerini vaktinde kavramış ve karşı koymak için Alman nüfuzuna müracaat etmişti. (Alman askeri mütehassısları, Anadolu, Bağdat ve Hicaz demiryolları imtiyazları) Kısaca, Orta Şarkta Almanya'nın kuvvetini İngiltere'nin karşısına çıkarabilmişti. Alman Kayseri II. Wilhelm'i İstanbul'a daveti ve gösterdiği müstesna misafirperverlik, en nihayet Kayser'in Kudüs-i Şerifi ziyareti, orada kendisini 300 milyon müslümanın halifesinin "dost"û olarak ilan etmesi, gerek İngiliz ve gerekse Rus'ların üzerinde frenleyici tesirler icra etmekten hali kalmamış ve bu iki devletin hükümdarını Reval'de buluşmaya sevketmiştir. Fakat Reval mülakatı, Alman propagandası tarafından Rusya ve İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğunu taksime karar verdiklerine dair bir sözleşme şeklinde yorumlanıp, yayınlanmıştır. Bu telkin maalesef çok müessir olmuş ve Türk umumi efkarı, Alman nüfuzu altına sür'atle ve umumi heyetiyle kaymıştır. Eğer, II. Wilhelm'in I. Cihan Harbinden önce Londra, Viyana, Roma, Vatikan, Atina, İstanbul, Filistin,  Tunca ziyaretleri, pangermanizm ideolojisi," Almanya'nın istikbali denizlerdedir." şeklindeki tehditkar nutukları toplu bir halde Reval mülakatı ile beraber mütalaa edilebilseydi, Reval hükümdarlar Konferansının gayesi, Almanya ile hesaplaşmak esasına dayanan bir anlaşma olduğu, bizim de ancak böyle bir Alman meselesi için müzakere edilmemiz icap ettiği anlaşılırdı. Babam, Alman propagandasına tamamiyle teslimiyet gösteren İttihat ve Terakki komitesi karşısında kendi görüşünü hâkim kılamamıştır. Eğer bunda muvaffak olsaydı, belki Reval'deki konuşmayı yapan hükümdarlar, İstanbul'da babamla birlikte bir üçlü konferans akdederek doğrudan doğruya Alman meselesini görüşeceklerdi. Osmanlı İmparatorluğunu, kendi tecavüz planları için bir vasıta halinde kullanmayı tasarlayan Almanya karşısında, bu sefer İngiltere ve Rusya ile birlikte bulunacaktı. Çünkü, bu safhada, Osmanlı Devletinin, müdafaa gayretlerini teksif ettiği Avrupa topraklarını Rus'larla paylaşan İngilizler değil, Almanlar (Avusturya)dır. Almanlar, taksimin Reval'de İngilizler ile Rus'ların yaptığı hakkındaki kesif propaganda perdesi arkasında, önce ikinci meşrutiyeti İttihat ve Terakki eliyle ilan ettirmişler, babamın elindeki hükümet selahiyetlerini azaltmışlar, İttihat ve Terakkiyi devlet siyasetine hakim kılmışlar ve akabinde de Balkanları Buchlau anlaşması ile (15 Eylül 1908) derhal Rusya ile taksim etmişlerdir. Onlara, Bulgaristan'ı istiklaliyetini ilan yolu ile terk etmişler, kendileri de, (Avusturya)  Bosna-Hersek'i aynı gün ilhak etmişlerdir. (5 Ekim 1998)
     Bu taksimde ise Almanlar aslan payını almışlardır. Kendileri Tuna cenubunda fiilen bir köşebaşı tesis etmişler, Rus'ların önüne, Romanya'dan sonra bir Bulgaristan tanponu tesis ederek onları Bulgaristan'daki gayelerinden yeniden ve fiilen uzaklaştırmışlardır. Basarabya'ya hapsetmişlerdir.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Futbola İlişkin Güzel Bir Kaç Söz

Hayata Çalım At Filminden (At Looking For Eric Movie)


İnsan öyle bir coşar ki, bir kaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin...

Maçları çok özledim.
Tutuklanmadan sapıtabileceğin tek yer orasıdır..
Bağırırsın, çığlık atarsın, gülersin.
Hatta ağlarsın.
Başka nerede arkadaşlarınla birlikte bas bas şarkı söyleyebilirsin ki?

6 Temmuz 2017 Perşembe

Çivril-Denizli-Pamukkale Gezisi

     İstanbul Anadolu Yakası'ndan gece 12'de yola çıkıldığında 8 saatlik bir yolculuğun ardından Denizli'ye ulaşıyoruz. Sabahın sekizinde otogara vardığımız için ili gezmeye epey zamanımız var. Ancak; biz Denizliyi ve elbette Pamukkaleyi gezmeden önce Denizli'nin bir ilçesi olan Çivril'e gideceğiz. Çivril'de ne var derseniz, Şehit Öğretmen Şefik Sınığ'ın mezarı var. (Şefik Sınığ'ın kim olduğunu öğrenmek ve öyküsünü okumak isteyenler için...)
     Denizli Otogarı'ndan Çivril'e sabah saatlerinde yirmi dakikada bir, saat dokuzdan sonra ise her saati 45 geçe olmak üzere saatte 1 otobüs var. Yol ise 1.5 saat sürüyor.
     Çivril Otogarı'na geldiğimizde bir ilçenin merkezine geldiğimizi pek de anlayamıyoruz. Sonradan anladığımıza göre de bu durum ilçenin tümü için geçerli. İlçe merkezinde gezilecek pek bir yer yok. Hatta hiç yok. İlçenin kültürel yerleri olan şelale ve göl ilçe merkezinden uzakta.
     Biz zamanımızın kısalığı ve burada zaman harcayacak bir şey olmaması nedeniyle doğrudan gideceğimiz yere, yani Çivril Mezarlığı'na yola koyuluyoruz.
İstanbul'dan buraya gelmemizin nedeni olan köy öğretmeni Şefik Sınığ'ın mezarını aramaya başlıyoruz. Ne mezarlık girişinde ne de mezarlığın içerisinde Şefik Sınığ'ın mezarının nerede olduğuna ilişkin herhangi bir bilgi yok. El yordamıyla bulmaya çalışıyoruz ama görüyoruz ki mezarlık epeyce büyük ve aradığımız mezarı bu şekilde bulmamızın olanağı yok.
     Elimizdeki tek veri de Şefik Sınığ'ın mezarının mezarlığın tepesinde bir yerinde olduğu....
     Biz de tepelere doğru çıkıyoruz. Arıyoruz, tarıyoruz, bulamıyoruz...
     Mezarlıkta bulunan kişilere sormak istiyoruz ama bayram günü olmasına karşın mezarlıkta pek kimse yok. Duyduğumuz Kur'an-ı Kerim sesine doğru gidince zoraki iki üç kişi buluyoruz. Yaşlarının ileri olmasından ötürü mezarlığın yerini bildikleri hususunda içimde bir umut yeşeriyor. Yeşeren bu umudun sönüp gitmesi kısa bir zaman alıyor.
     Amcalar ve abiler mezarın yerini bilmiyorlar. Mezarı bilmedikleri gibi Şefik Sınığ'ın adını dahi duymamışlar.
     "Bizim babalarımız, dedelerimiz de burada yatıyor ama biz bile bulamıyoruz onları." diyor içlerinden biri.
     Böylece ülkemizin yerleşmiş sorunlarından biri önümüze çıkıyor. "Yaşadığımız yeri bilmemek, tanımamak."
     Hepimiz biliriz. Yaşadığımız yere dışarıdan bir konuk geldiğinde oranın simge yerlerini görmek ister. Birçoğumuzun duyduğu değişmez bir yanıt vardır. "Bunca yıldır ben burada oturuyorum, ben bile oraya daha hiç gitmedim."
     Ne acı bir durumdur bu ve yazık ki kısa zamanda değişmesi de olası görünmemektedir.
     Sonuç olarak; Şefik Sınığ'ın mezarını bulamadan, onun ve diğer tüm ölülerin gıyabında duamızı ederek gerisin geri Denizli'ye dönüyoruz. Şimdiki rotamız Pamukkale Travertenleri...




- O - 

     Denizli Otogarı'na vardıktan sonra zaman yitirmeden Pamukkale minibüslerine biniyoruz. Tahmin edileceği üzere Pamukkale yolcusu çok. Bu yüzden minibüse hemen binebilmek için atik davranmak gerekiyor... Denizli'den 20-25 dakikalık bir yolculuk sonrası Pamukkale'ye geliyoruz. Rastlantı eseri minibüsçü bizi Pamukkale Travertenleri'nin yukarı kapısında indiriyor, iyi de yapıyor. Sonradan anlayacağız ki yukarıdan inip aşağıya yürümek daha mantıklı ve daha az yorucu.
     Yukarı kapı sakin, burada pek kimse yok. Girişte travertenlerden eser yok. Tarihi Hierapolis kentinin kalıntıları arasında yürüyoruz. Bu yürüyüş yaklaşık 25-30 dakika sürüyor. İsteyenler girişte bekleyen minibüslere binip diğer kapıya da gidebiliyor. Ancak; ben yürümeyi öneriyorum çünkü yol üzerinde etkileyici sütunlar, anıt mezarlar ve ağaçlar altında müthiş manzaralara bakan banklar var. Bu banklardan birinde mola verip dinlenirken kuş sesleri yorgunluğumuzu alıp, bize yeniden enerji yüklüyor.



     Banklardaki bu kısa dinlenmenin arkasından travertenlere geliyoruz. Mevsimin yaz, ayın Haziran olmasında olsa gerek travertenlerin suyu pek cılız. Buna rağmen hepimizin bildiği o fotoğraflardaki kadar etkileyici...
     Bembeyaz bir yorgan gibi dağın yamacını sarıyor travertenler.
     Eskiden burada insanların havuza girdiğini ve yüzdüğünü biliyorum. Bu durumun travertenlere zarar verdiğini ve rengini sararttığını duymuştum ve bu yüzden travertenlere girmenin yasaklandığını sanıyordum. Meğer kazın ayağı pek de öyle değilmiş. Belli bölümlerde travertenlere girmek yasak iken bazı yerlerde girmek hala serbestmiş. Bunu bilenler de hazırlıklı gelmişler. Mayolu, bikinili, şortlu onlarca hatta yüzlerce insan kendini o beyaz havuzlara atmış. Sular serin olmasa bile bronzlaşmak isteyenler için burası birebir. Oraya giderken yanımıza şapka ve krem almak gerektiğini sonradan anlıyoruz. Aksi durumda sonuç ciddi şekilde yanmak olabilir.
     Daha önce, iyi ki yukarı kapıdan girmişiz demiştim.
     Çünkü; aşağı kapıdan girse idik çıktığımız tüm yolu yeniden inmek zorunda kalacaktık. O beyaz, yer yer kaygan zeminde dikkatli ve düşmeden yürümeye çalışmak biraz yorucu. İndiğimizde kendimi kastığımı fark ettim. Bu yorucu inişin ardından ören yerinden çıktıktan sonra kendime ilk bulduğum marketten Denizli'nin ünlü Zafer Gazoz'undan alıyorum. Ferahlamamıza çok yardımcı oluyor.
     Pamukkale gezisiyle ilgili bu kısa gözlemin ardından eklemek istediğim ufak bir iki şey var.
     Pamukkale'den sonra Denizli'nin Şehir Merkezi'ni gezme olanağımız oldu. Denizli'nin Ana Caddesi diyebileceğimiz Bulvarı halk otobüsleri dışındaki araçlara kapatılmış. Bu durum trafiğin de olmaması nedeniyle çevreyi daha iyi izlemenize ve çevrenin farkına daha iyi varmanızı sağlıyor.

     Peki; bunca zaman yemek yemeden mi dolaştık. Elbette ki hayır!

     Denizli'de Bayramyeri'nde ünlü kuzu tandırcılar bulunuyor. Bunlardan birinde (adını vermeyeceğim) bu ünlü kebabı tattık ama pek memnun kaldığımızı söyleyemem. Hem çok güzel değildi hem de çok pahalı idi. Yemeklerin ve salatanın üzerinde dolaşan kara sinekleri kovmaya uğraşmaktan yemek yiyemedik diyebilirim. Ha unutmadan! Bu kebabı çatal, bıçak olmadan servis ediyorlar. Bu durumu yadırgayacak olanlar hazırlıklı olsun derim.

Haziran 2017 - Denizli

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Evlilik ile İlgili Gözlem

Evliliğin birinci ayında evlilikle ilgili anladığım tek şey: Yolculuklarda cam kenarına elveda demekmiş...

5 Mart 2017 Pazar

Güzel bir söz - A Beautiful Saying

"Yaşamak tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz.
Zulüm hiç kimse zalimlik yapmayınca biter. Mazlumlar dahil!" -Bana Bir Şeyhler Oluyor-

"Living is your only ability. Please care of it.
When nobody doesn't  do cruelty, cruelty ends. Oppresseds are inclusive this." -a pasage from a Turkish Theatre-

30 Ocak 2017 Pazartesi

Prison Break'ten Bir Kesit - A Scene From Prison Break

Efsane dizi Prison Break'in bir bölümünde; esas oğlanın kaçmak için tünel kazdığını anlayan siyahi bir hükümlü takıma katılmak istediğini ima eder, bizim dahi esas oğlan anlamazlığa verip hükümlüyü geçiştirmeye çalışır. Bunun üzerine siyahi hükümlü, esas oğlana der ki:

- Beni uyutacağını mı sanıyorsun kar tanesi? Üniversite bitirdin diye mi? Büyük okul eğitimi aldın diye mi, ha! Ben sana bir ders vereyim. Bu duvarların içinde Darwin kazanır. Einstein değil, Darwin.

Bölümün sonunda esas oğlan siyahi hükümlüyü takıma almak zorunda kalır. Siyahi hükümlünün esas oğlana söyleyeceği bir söz daha vardır:

- Darwin kazandı, değil mi?




9 Ocak 2017 Pazartesi

Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında

Yaklaşık 150 yıldır iyisiyle, kötüsüyle; artılarıyla, kusurlarıyla yaşadığımız ve yönetildiğimiz parlamenter sistemin tüm sorunlarını Darbe Anayasasında 18 madde değiştirerek çözeceğine, ileride çıkabilecek tüm sorunları ortadan kaldıracağına ve tüm vesayetleri tarihe gömeceğine inanmak en hafif ve masum ifadesiyle "aşırı iyiniyetlilik"tir.