13 Aralık 2016 Salı

Abdülhâk Hâmid Tarhan'ın Arzîler'inden

Eserin Kanbur adlı kişisinin dilinden:

Atlarla itlerin konuşacağı, maymunların hizmete koşulacağı kırkıncı asırda bile...
Ölüm, günden geceye geçer gibi geliverecek. Ansızın, habersiz...

9 Aralık 2016 Cuma

İstanbul Düşman İstilası Altında İken Çamlıca'da

Hey Çamlıca mehtâbı ne olmuş sana öyle?.. 
Küskün duruyorsun. 
Bir şey kuruyorsun. 
Seyrinle ıyan et bana, ilhâm ile söyle: 
Aksetmede âlâm-ı vatandan mı bu halet?.. 
Anlat; bu tahavvül neye etmekte delâlet. 
Vaktiyle ederken bu havâliyi zılâlin 
Bir sâha-i nilî. 
Ey neyyir-i leylî, 
Matem döküyor arza bugün bedr ü hilâlin 
Bir şeb ki, zîrinde küsûfun, 
Seyrangehi olmakda tuyûfun. 
Mâzîden esip gelmede bir nevha-i vâveyl.. 
Bir âh-ı müebbed. 
Hangi güneşin mâtemidir zulmetin ey leyl, 
Ey şi’r-i muakkad 
Yıldızlar olur bence meâlin gibi nâ-yab 
Atîde görünmezse o mâzideki mehtâb 
Olmazdı sabahın da yarın gülmeye meyli 
Pîşinde bu dîdar-ı mahûfun. 
Kartallara baktım düşüyorlar yere bi-ta’b; 
Oldum sanıyordum Melekü’l Mevt ile hem-hâb

Abdülhak Hamid Tarhan


3 Aralık 2016 Cumartesi

Çelişkiler - Discrepancies

     Cumhurbaşkanı'nın "Dövizinizi bozdurun. Çünkü döviz Emperyalizm'in bir aracıdır." sözünü Emperyalizm'in ve Kapitalizm'in günümüzdeki en büyük araçlarından biri olan AVM'lerin bir yenisinin açılışında yaptığı konuşmada söylemesi...
     Ne kadar inandırıcı olduğuna siz karar veriniz.

Özlü Söz - Wise Saying

Bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez.
When a fly wing put on the eye, it blockes the eye and the eye even can't see a mountain.


Bakın bu bir dramdır!

Nişantaşı'nda olduğunu sanıp Nişantaşı Üniversitesi'ni yazarak burayı kazanmaktan daha kötü bir şey varsa o da, İstinye'de olduğunu düşünerek İstinye Üniversitesi'ni tutturduktan sonra üniversitenin Cevizlibağ'da olduğunu öğrenmektir.


30 Ekim 2016 Pazar

Türkiye'nin Bölgeleri = Organları

     Herkesin bildiği gibi Türkiye 7 Coğrafi Bölge'ye ayrılmıştır. Ben bu bölgeleri hep bir insanın organlarına benzetirim. Şöyle ki;

1.) Marmara Bölgesi = Bir insan için baş ne ise Türkiye için Marmara Bölgesi de odur. İnsanın en önemli, en göz önünde, en gösterişli yeridir baş. Yüz baştadır, beyin baştadır, ağız baştadır. Saymakla bitmez başın önemi. Aynen öyle de Marmara Bölgesi Türkiye'nin ekonomik, sosyolojik, tarihi merkezlerini barındırır. İlkin İstanbul. İstanbul ki tek başına bir devlet, tek başına bir medeniyettir. İstanbul'u da insan yüzüne benzetirim. Bakmaya kıyılamayacak, güzel mi güzel bir kadın yüzü mesela. En çok önem oraya gösterilir. En çok bakım oraya yapılır. Hayran hayran izlettirir kendini. Göze sürme çekilir. Dişler fırçalanır. Yanaklara allık, dudaklara ruj sürülür. Tıpkı İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin mahir olduğu işlerden biri olan otoyol kenarlarındaki peyzaj çalışmaları gibi...
     İnsan başı en önemli yerdir dedik ya. O yüzden Marmara Bölgesi en kalabalık yerdir. İnsanın başı ağrıdı mı hiçbir şey düşünmez olur. Marmara Bölgesi'nin yaşadığı sıkıntı da herkesten önce ele alınır. Her şeyden önemli duruma gelir.

2.) Karadeniz - Ege - Akdeniz Bölgeleri : Bunlar nasıl ki Türkiye'nin kıyı bölgeleridir, sanki kol ve bacaklar gibidir.
     Karadeniz Bölgesi örneğin; coğrafi yapısı ve coğrafi yapısının getirdiği iklim özellikleri nedeniyle orada yaşam zordur, yaşamak çaba gerektirir, uğraş gerektirir. Kısacası güçlü olmayı gerektirir. Tıpkı kollar gibi. Kollardır insanın yükünü en çok çeken. Ağırlıkları kaldırmak, güçlükleri uzaklaştırmak, çabaları göstermek için en çok kullanılan.
     Ege ve Akdeniz ise; birbirine benzerler kısmen ya da çokça... Ege ve Akdeniz sıcaktır, soğuğu pek sevmezler. Sizi bilmem ama bu halleri bana kadınların üşümelerini çağrıştırır hep. Nasıl ki tüm kadınlar üşür ve genel geçer, değişmez ve de değişmeyecek bir kuraldır bu; Ege ve Akdeniz denince de akla o insanı tuzsuz helva gibi gevşeten, yumuşatan sıcaklık gelir. İnsanın bacakları gibidir Ege ve Akdeniz. Kısa etek giymek için ağda yapılmış ve tertemiz edilmiş bir kadın bacağıdır sanki. Ege'de evlerin bahçe duvarları alçaktır ve perdeler sıkı sıkıya kapanmazlar. Birçok evin içi görünür dışarıdakiler tarafından. -Sizce de yolda yürüyen bir kadının bacakları gibi değil midir bu durum?- Geçerken bakmadan edemez insan. Gözü takılır insanların belki isteyerek belki de istemeyerek...

3.) İç Anadolu Bölgesi = Anadolu'yu insanın gövdesi olarak sayarsak İç Anadolu Bölgesi kuşkusuz insanın kalbidir. Bana göre kalp insanın başkentidir. O olmadan yaşayamaz, odur bedenin her yerine kan pompalayan, odur her yere oksijen gitmesini sağlayan. İç Anadolu Bölgesi'nden yayılır tüm Türkiye'ye emirler, talimatlar. Hizmetler, yapılacaklar... Organizasyonu sağlayandır İç Anadolu Bölgesi.

4.) Doğu Anadolu Bölgesi = Anadolu'yu insanın gövdesi sayarsak dedik ya, kalpten geriye kalan da Doğu Anadolu Bölgesi'dir işte. Bedenin en çok yer kaplayan bölümü gövde, Türkiye'nin en büyük yüzölçümlü bölgesi Doğu Anadolu'dur. Soğuktur Doğu Anadolu. Soğuğa karşı önlem almak gerektir. Sıkı giyinmek gerektir. Soğuğa karşı önlem almazsan, sıkı giyinmezsen; mideni üşütürsün, karnını üşütürsün, ciğerini üşütürsün, sırtını üşütürsün. Sözün özü; soğuktan çok çeker insanın gövdesi. Bir o kadar da yaşamsal organları barındırır. Saydık ya demin, akciğer, karaciğer, mide, böbrek... Bunlar olmasa yaşayamaz insan. Bunlara bir şey olacak olsa yarım olur insan. Ağrı, Erzincan, Erzurum, Kars, Van... Türkiye'nin temel taşları, yapının temel kolonlarıdır bunlar.

5.) Güneydoğu Anadolu Bölgesi = Son olarak; bizim de en son yazdığımız üzere, hep en sona kalır Güneydoğu Anadolu. En geri kalan, geri bırakılan, geri bırakılmış, geri bırakılmak istenilen bölgedir. Bunu hiç mi hiç hak etmez oysa ki. Bu durum onun insan ayağına benzemesine neden olmaktadır. İnsan ayağıdır tüm bedeni taşıyan, tüm bedenin ağırlığını çeken. İnsanlar en az ayağına bakım gösterir. En az ayağını önemser. Onu kaderine bırakır. Ayaktır tüm gün bir ayakkabı içinde havasız kalan. Derdi büyüktür ayağın. Bedenin en uzak bölümüdür ve belki bu yüzden en az önemsenen, en az sesi duyulan, en az sorunları dikkate alınanıdır. Diğer organların umurunda değildir ayağın sorunları. En çabuk o üşür, zordur onu sıcak tutmak. Ancaaaak; böylesine bedenin en ucundaki organ olsa bile oradaki sorun tüm bedeni yakar, kavurur....





28 Ekim 2016 Cuma

Özlü ve Anlamlı Söz

Bir devletin yıkılışından önce yasaları çoğalır.
-Tacitus-

The more numerous the laws, the more corrupt the government.
-Tacitus-

14 Ekim 2016 Cuma

DeFacto'nun Jean Yanardönerliği

DeFacto dediğimiz giyim markası yaklaşık 8-9 yıl önce yaşamımıza girdi. Ondan öncesinde DeFacto diye bir şey bilmezdik. Yaşamımıza girişi de zaten o zaman televizyonlarda dönen reklamları ile oldu. Reklamın sözü şuydu: "JEAN AMERİKA'NIN ŞALVARIDIR. AMERİKANIN SÖZÜM ONA RAHATLIĞINA KARŞI AKDENİZLİ DEFACTO!"
Bu söz jean'e sataşma olmanın yanında şalvara da hakaret içeriyordu ama o zamanlar pek üstünde durulmadı. Neyse;
Bu atarlı tavırlı DeFacto, aradan geçen yıllarda yeni bir reklam filmi çıkarmış. Sözü de şu: "Jean çıktı! Arkasında Amerika yok. DeFacto var."
Yok ya! Sen zamanında artistlik yap, Jean Amerika'nın şalvarıdır de. Oradan prim yap. Sonra da tut Jean üret, sat. Ne güzel dünya, ne güzel düzen bu anasını satayım...


İzlemek isteyenler için reklam filmlerinin bağlantıları. Buyrunuz...

Jean Amerika'nın Şalvarıdır.

İrem Derici'li Jean Reklamı






7 Eylül 2016 Çarşamba

Emre Mor'a Verilen Tepki

2018 Dünya Kupası Eleme Grubunun ilk haftasında Hırvatistan-Türkiye karşılaşmasında Emre Mor bencil oyunuyla gerek hocasından gerek takım arkadaşlarından tepki almış. Hatta Fatih Terim oyundan çıktığında "Kendine Gel Emre" demiş.
Takım kaptanı Mehmet Topal da karşılaşmadan sonra Emre Mor ile konuşmuş ve bu davranışının kendilerini üzdüğünü söylemiş. Şimdi;
Başta Fatih Terim, Mehmet Topal ve tüm takım Emre Mor'dan ne bekliyorlardı acaba? Çok değil daha 2 ay öncesinde bu takımın kaptanı Arda Turan maçın ortasında takımı ani akına çıkarken oyunu bırakmadı mı? Tribünlere dönüp tepki göstermedi mi? Emre Mor'un önünde böylesine açık ve kötü bir örnek varken 19 yaşında bir çocuktan başka nasıl bir tepki bekliyorlardı acaba?
Evet Emre Mor bencil oynamış olabilir. Kimseye pas vermemiş olabilir. Oyundan çıkarken göstermemesi gereken şekilde bir tepki de vermiş olabilir. Ancak; unutulmaması gerekir ki bu çocuk daha 19 yaşında. Adı üzerinde çocuk. Bu çocuğu diğerlerinden ayıran da bu yeteneği. Kendi başına buyruk oyun biçimi. Bu oyun biçimini, kendine has özelliğini geliştirmesi için "Abileri" yardımcı olacakları yerde bu farklılığını törpülemeye kalkıyorlar.
Şu anda dünyanın en iyi iki oyuncusundan biri, kimilerine göre de en iyisi olan Cristiano Ronaldo bile Manchester United'daki ilk yıllarında taç çizgisine yakın yerlerde topla buluşup olduğu yerde şekilli şukullu hareketlerle rakibine çalım atmaya çalışıp en sonunda kendini yerde bulup faul bekleyen, takıma katkısı asgari düzeyde olan bir oyuncuydu. Ne yani, bu biyonik adam şimdiki müthiş futboluna bir anda mı erişti? Milli Takımdakiler de Emre Mor'un da bu gelişimi göstermesine fırsat ve hatta izin verilmeliler. Neyse ki kendi takımı Borussia Dortmund bu konuda ne yapması gerektiğini en iyi bilen yerlerden biri.
Esas konu oyuncuları 19 ya da 16 yaşında Milli Takım'a çağırmak değil. Onlardan yararlanabilmek. Nuri Şahin'i ilk kez 16 yaşında Milli Takım'da oynattık da ne oldu? Sonrasında Nuri Şahin'den ne kadar yararlanabildik, ne kadar kazanç sağlayabildik? Bunu Nuri Şahin'in kusuru olarak söylemiyorum. Bir kusurlu ya da suçlu varsa o da bu ve diğer yeteneklerden yararlanamayanlardır.
Efendiler! Genç oyuncuları Milli Takım'a ilk kez çağırıp aradan yıllar geçtikten sonra da çıkıp "Onları Milli Takım'a ilk kez çağıran kişi benim." demek marifet değildir.
Son olarak söylemek istediğim şudur ki: Türk Milli Takımı'nda olan her olaydan sonra Mesut Özil'in milli takım seçiminde kendisi adına en doğru kararı vermiş olduğunu bir kez daha anlıyor ve görüyorum.



4 Temmuz 2016 Pazartesi

Şarkıyı Şarkının Ruhunu Yansıtarak Söylemek

Ülkemizde yapılan bir çok ses yarışmasında jüri koltuğuna oturan sarkıcılar, sanatçılar ve uzman kişiler sürekli olarak yarışmacılara "şarkıyı şarkının ruhunu yansıtarak" söylemeleri gerektiğini belirtiyor ve yarışmacılar söyledikleri şarkıyı o şarkının ruhunu yansıtarak söylediklerinde beğeniyorlar.
















İyi, güzel ama pek bu iş yurtdışında nasıl oluyor? Yurtdışında bir şarkıyı şarkının ruhunu yansıtarak söylemek bu kadar önemli mi? Örneğin; Michael Jackson bir kızın öldürülmesini anlatan bir şarkı yazıyor ve o şarkı ile hem kendisi hem de tüm dünyayı dans ettiriyor. Biz de şarkının anlattığı şeyi hiç düşünmeden "Smooth Criminal" şarkısı ile kendimizden geçiyoruz.


O zaman; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?






28 Mayıs 2016 Cumartesi

Bakın Bu Bir Dramdır!

     Nişantaşı'nda olduğunu düşünüp Nişantaşı Üniversitesi'ni tercih eden ve kazanan bir kişinin üniversitenin Nişantaşı'nda olmadığını öğrenmesinden daha kötü bir şey varsa o da İstinye Üniversitesi'ni İstinye'de sanarak yazan birinin İstinye Üniversitesi'nin İstinye'de değil de Cevizlibağ'da olduğunu öğrenmesidir.

22 Mayıs 2016 Pazar

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Yeni Anayasası

     Adalet ve Kalkınma Partisi yıllardır yeni Anayasa yapılması gerektiğini, hatta yeni Anayasa yapılmasının zorunlu olduğunu, ülkenin darbe Anayasası ile yönetilmesinin olanaksız olduğunu söylüyor.
     Evet, bakıldığında yıllardır tutarlı bir şekilde aynı şeyi söylüyorlar. Ancak; iş söze değil de, eyleme gelince dediklerini yapabilecekler mi bakalım?
     Herkesin görüş birliğine vardığı ortak bir nokta var. O da şu ki; Türkiye'nin yeni bir Anayasaya gereksinim duyduğu, Darbe Anayasası'nın antidemokratik olduğu, sivil bir Anayasa'ya gereklilik duyulduğu konusudur. Bu konuda herkes aynı düşüncede. Adalet ve Kalkınma Partisi'nden, Cumhuriyet Halk Partisi'ne, Halkların Demokratik Partisi'ne...
     Bir an şeytanın avukatlığını yapmak ya da aykırılık yapmak gerekirse;
     Doğrudur, yeni bir Anayasa gerekli, bu darbe Anayasası ile yönetim olanaksız. Kaldı ki, bu Anayasa yamalı bohçaya döndü.
     Ancak; şu anda iyi kötü bir Anayasamız var ve yürürlükte. Ülke 30 küsur yıldır bu Anayasa ile yönetiliyor. Bana göre, şimdiki iktidar darbe Anayasası kadar bir Anayasa bile yapamaz. Bunun en güzel örneği 2010 Referandumunda ortaya çıktı. 2010 Referandumunda yapılan değişiklikle HSYK'nın yapısını değiştiren Adalet ve Kalkınma Partisi, çok değil 2 yıl sonra kendi yaptığı Anayasa Değişikliğinin HSYK'nın demokratik olmayan bir yapıya girmesine çanak tuttuğunu söylemek ve savunmak durumunda kaldı. Yani, Adalet ve Kalkınma Partisi kendi getirdiği Anayasa maddesinin 2 yıl bile arkasında duramadı. Tümden yapacağı Anayasa için 3-5 ay sonra "Ya bu olmamış. Bunu değiştirmek gerekiyor." demeyeceği ne malum?!
     Sözün özü; Allah (c.c.) kimseyi kendi yaptığı Anayasa'nın antidemokratik bir yapıya neden olduğunu söylemek zorunda bırakmasın.
 

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Kısmetsizlik Seviyem


Bu akşam bir işim vardı ve Çapa'daydım. Evim de karşıda. İşlerimi bitirdim ve geri dönmek için tramvay durağına doğru ilerledim. Tam o sırada birden durağa yanaşan tramvayı gördüm. Saatin geç olması nedeniyle "Şimdi bunu kaçırırsam 10 dakika daha yenisi gelmez. Yardır oğlum!" diyerek tramvaya yetişmek için koşmaya başladım. Tam turnikelere geldiğimde hiç yapmadığım bir şey yaptım ve tramvayı kaçıracağımı düşünerek İstanbul Kartımı okutmadan pusetli yolcuların geçtiği yerden geçtim ve tramvaya binebildim. Tramvaya bindikten sonra vatmanın bulunduğu bölümün arkasındaki koltuğa oturdum. Benim kaçak geçtiğimi özel güvenlik görevlisi farketmiş. Dışarıdan, camdan işaret ederek kartını niye okutmadın dedi. Ben de, yarı seslenerek yarı el hareketleriyle tramvay kaçıyordu, mecbur kaldım dedim. Görevli, olur mu öyle, dedi kendince. Ben de aylık benimki zaten dedim. Görevli yine, olsun dercesine el kol hareketi yaptı. Ben de haklısın ama ne yapayım kaçıyordu dedim. Görevli bundan tatmin olmadı, kafasını mutsuz mutsuz sağa sola çevirdi ama başka da bir şey demedi. 
Sonrasında ben kendi kendime; "Ulan sanki iki liranın lafını mı yapacağız, sanki parasından kaçtım!" diyerek olayı yorumladım. Sonra da, hak geçmesin, inerken kartımı okutayım bari diye karar verdim. 
Yol sürdü, sürdü ve Kabataş'a geldik. Kabataş'ta tramvaydan indikten, turnikelerden çıktıktan sonra kartımı okuttum ve kimse geçmesin diye elimle de turnikeyi çevirdim. Sonra, karşıya geçeceğim için vapur iskelesine yola koyuldum. Vapur iskelesine geldiğimde kartımı okuttum ama yetersiz bakiye uyarısı verdi. Önce, şaşırdım. Ardından, 10 dakika içinde bir daha basamıyorduk ya, herhalde ondan oldu diye düşündüm. O süreyi doldurmak için beklemeye başladım. O sırada da, vapur yavaş yavaş doldu ve kalkış zamanı gelmeye başladı. Süre dolmuştur diye düşünerek yeniden okutmayı denedim ve sonuç yine aynı. Kıpkırmızı bir "Yetersiz Bakiye'! O sırada da vapur kalktı, gitti tabi. Ben biraz daha bekleyerek iki kez daha kartı okutmayı denedimse de aynı durumla karşılaştım. Bu kez de, aynı yere okuttuğum için görmüyor olabilir diye düşündüm. Çünkü 10 dakikalık süreyi çoktan geçirmiştim. Aylık kartın devreye girmesi gerekirdi. 'En iyisimi yine tramvay turnikelerine gideyim, orada okutayım, sonra yine buradan okuturum.' diye düşündüm. Tramvay durağına gittim. Bismillah dedim, kartı okuttum... Yine yetersiz bakiye! Çıldıracağım!.. Baktım olacağı ve yapacak bir şey yok zorunlu olarak karta para yükleyiverdim. 
Yeniden vapur iskelesine geldim ve kartı okutttum. Güzelim 2 lira 35 kuruş sarı sarı eridi gitti...
Hak geçmesin diye romantiklik yaptık, tramvaydan inerken kartı okuttuk, 10 dakika beklemeyeyim derken 30 dakika gecikmiş oldum ve üstüne bir de param gitti. Şu anda vapurdayım ve başkaları gözyaşlarımı görmesin diye yüzümü cama dayadım ve yaşlı gözlerle yoldan geçen tramvayı izliyorum. Bildiğin, iyilikten maraz doğdu ya la!..

1 Mayıs 2016 Pazar

Rahmet Peygamberi

     Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir keresinde çok ağır hakaretlere maruz kalmış, melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu asi kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. ama o şefkat abidesi insan ellerini kaldırarak; "Allah'ın, onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah'a ibadet edip O'na şirk koşmayan birilerinin çıkacağını ümit ediyorum." demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti.

21 Nisan 2016 Perşembe

Geçmiyor günler; geçmiyor...

Gezmeyi çok severim...
Elbette gezi yazılarını da....
Güzel yazılmış bir gezi yazısı ile bilmediğim birçok yeri öğrenirim. İçimde birçok yere gitme isteği uyanır. Elbette her şeyde olduğu gibi gezi yazısı yazma konusunda da kalite epeyce düşmüş durumda. Hemen hemen her uçak ve otobüs şirketi kendi dergisini bastırdığı ve gezi yazılarına yer verdiği için çok çok kötü gezi yazılarına denk gelebiliyoruz. Neyse...
Gezi yazıları da yazmayı isterim. Gittiğim kentlerdeki yerleri, yaşadığım ilginç anıları, yediğim güzel yemekleri yazmak iyidir, hoştur. İnsanlara akıl vermekten çok, yarın bir gün olur da yazdığım o gezi yazısını okuyacak olursam "Yaaa bak oraya da gitmiştim. Şurada böyle bir şey olmuştu." gibisinden geçmiş günleri anmak amacıyla gezi yazısı yazmayı isterim. Öbür türlü, insanlara şuraya git, burayı gör diye akıl vermek ne haddime, kimin haddine?
Üç gece iki günlüğüne gerçekleştirdiğim Samsun-Sinop gezisi de bu türden bir geziydi ve yazdığım bu yazı da bu türden bir yazıdır.
Samsun-Sinop gezisi dedim ama Samsun'dan pek bahsetmeden gezinin Sinop bölümüne geçeceğim. Çünkü Samsun'dan pek etkilenmedim. Güzel olmasına güzel bir kent ama aradığımı bulamadım doğrusu. Benim bir kentte aradığım ve bir kentten beklentim tarihi yerlerinin, kendine özgü yemeklerinin, kentle birlikte anılan simgelerinin olmasıdır. Samsun'da bunu bulamadım. Sadece 19 Mayısla sınırlı bir tarih, Karadeniz'in her ilinde olan ve herkesçe bilinen yemekler. (Karalahana sarması, karalahana çorbası, muhlama...)
Sözü uzatmadan efendim, geçelim Sinop'a.
Sinop benim için hiçbir anlam ifade etmeyen bir ildi. İnsanın yolunun bile düşmeyeceği, çünkü yol üzerinde bile olmayan, adı sanı hiçbir yerde geçmeyen, ülkenin herhangi bir yerinde Sinoplu biriyle karşılaşma şansınızın çok düşük olduğu bir il. Ancak; Sinop ile ilgili dikkatimi çeken tek bir husus şu olmuştu. O da şudur ki: trafik ışıklarının olmadığı bir şehir olması. Evet, ilk duyduğumda bana da ilginç gelmişti, ben de şaşırmıştım. Bu devirde nasıl olur da bir şehirde trafik ışığı olmaz diye. Sonradan görerek öğrendim ki, gerçekten de yokmuş. Çünkü gerek yokmuş. İnsan sayısıyla doğru orantılı olarak araba sayısı zaten az. Olan arabalarda genelde kurallara uyuyor, takip mesafesini koruyor, sorun olmuyor. Böylece zaten küçük olduğundan alın size trafik ışıksız şehir.
Samsun'da bulamadığım simgeyi Sinop'ta kolayca buldum. Hemen hemen herkesin bildiği ve duyduğunda "Haaa evet ya!" diyeceği bir yer. Sinop Cezaevi. Çok filme plato olmuş, çok diziye ev sahipliği yapmış, çok şiirin yazılma nedeni olmuş bir yer.. Sinop Tarihi Cezaevi... Tarihi dediğimiz tarihi de 50-60 yıllık değil bayağı bayağı 1500'lü yıllara varan bir tarih. 16. yy. da yapılan bir cezaevi burası. 1999 yılından bu yana da müze olarak kullanılıyor.
Müzeye yani eski cezaevine girdiğimde aklıma gelen ilk düşünce şu oldu. Devlet denilen aygıt öyle bir aygıt ki, yüzyıllarca insanları zorla bir binada tutuyor, orada insanların acıları birikiyor. Sonra gün geliyor oraya zorla soktuğu insanların acılarıyla bir önem kazanmış olan bir binaya girmek için bu kez insanlardan para topluyor ve insanların acıları üzerinden varsıllaşıyor. Yani bir nevi insanların acıları üzerinden para kazanıyor. Üzerinde düşünüldüğü takdirde kafayı allak bullak eden bir durum...
Cezaevinin gezi güzergahının sonlarına doğru bir bölüm var. Adı Sabahattin Ali Koğuşu. Sabahattin Ali cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhurbaşkanına hakaretten cezalandırıyor ve cezasını Sinop Cezaevi'nde çekiyor. Burada herkesin bildiği, şarkılar yapılan şiirlerini yazıyor. Sonrası zaten malum. Cezaevinden çıktıktan sonra Kırklareli'ne dönerken yolda baskına uğruyor ve öldürülüyor. Mekanı cennet olsun.
Sabahattin Ali Koğuşu'nun duvarlarında onun şiirleri asılı...
Koğuş binasına girmeden önce binanın ikinci katından hoparlörle çalınan bir türkü kulağıma geldi. Bir hızla sesin geldiği yere gittim. Hangi türkü olduğunu anlamaya çalışarak... Ses üst kattan geliyordu ve üst kata çıktığımda koğuşlardan birinde bir müzikçalarda Sabahattin Ali'nin "Geçmiyor Günler Geçmiyor" şiirinin türkü hali çalıyordu. Edip Akbayram'ın sesiyle... Durup türküyü sonuna kadar dinledim. Özümseye özümseye, şiirin yazıldığı duyguyu anlamaya çalışarak, tüylerim diken diken olarak... Sonra türkü bittiğinde türküye doymadığım için telefonumu cebimden çıkardım, türküyü buldum ve de tıkladım...
https://www.youtube.com/watch?v=ZLEHbtPGGN0

Sonra, üstüme sinen buruk bir hüzün ile Cezaevi'nden çıktım. Karnımın acıktığını hissettim. Sinop'un mantısının ünlü olduğunu şehirdeki birçok tabelada yazan Sinop Mantısı yazılarından anlamıştım. İyi mantı yaptığını düşündüğüm bir dükkana girdim ve sipariş verdim.
Az cevizli, çok yoğurtlu sarmısaklı büyük bir tabak mantıyı beğenerek, tadına vara vara yedim. Bitirdikten sonra dükkanın sahibi beyefendi yemeği beğenip beğenmediğimi sordu. Ben de ellerinize sağlık, bayağı güzelmiş dedim. Bir dahakine yarı cevizli söylersiniz dedi. Bir dahaki sefer olur mu bilmem ama ayrıntıya girmeye gerek görmeyerek; "Evet bir dahakine öyle yaparım." dedim.
Sonra o kibar bey bana kartını uzattı. İnternette paylaşırsanız seviniriz, bizim için önemli dedi. Ben de onu karmamak adına, yediği şeyi internette paylaşmayı sevmeyen biri olmama karşın beyefendiyi kıramadım ve işte bu yazıda kendilerinden söz ediyorum. Elbette ki dükkanın adını da belirtmeliyim.
"Mantıcı Melahat'ın Mutfağı"

https://tr.foursquare.com/v/mant%C4%B1c%C4%B1-melahatin-mutfa%C4%9F%C4%B1/500c0fbce4b0e689387f0c64

Sinop'a giderseniz sahilde Barış Manço parkının bulunduğu cadde üzerinde temiz, güzel bu dükkanda gönül rahatlığı ile güzel ve ucuz bir mantı yiyebilirsiniz.
Adını bilmediğim o beyefendiye ve küçücük Sinop'a selamlar...

2 Nisan 2016 Cumartesi

Televizyon Karşısında Telefonla Uğraşmak

Ne mi yapıyorum?
Televizyonun karşısında telefonla oynuyorum.
Evet belki de dünyadaki en büyük çelişkilerden biri televizyonun karşısına oturup da telefon ile oynamak, televizyonu izlememek. Ancak; bu aynı zamanda çok da zevkli bir şey...

26 Mart 2016 Cumartesi

Erkek-Dişi Geyikleri

Hani denilir ya, erkeklerin sohbetleri yalnızca seks, futbol ve paradan ibarettir diye. Aslına bakarsanız doğru bir söz. Erkekler genelde hep bu konuları konuşur. Hatta bunlara siyaset ve arabayı da eklersek erkeklerin konuştuğu geriye bir konu kalmıyor desek yeridir. Ancaaakkk!!!
Erkekler yalnızca bu saydığım konularda konuşuyorlar da kızlar-kadınlar çok mu değişik şeylerden konuşuyorlar? Elbette ki hayır! Kızların-kadınların konuştukları konular da; koca (yani erkekler), güzellik, para (Kimi kız-kadınlar erkeklerden çok daha gözünü para bürümüş kimseler oluyorlar.) ve diğer kız-kadınları çekiştirmek. Ben hiç Cern'deki çalışmaların dünyanın oluşumunu anlamaya nasıl katkıda bulunacağını, UNESCO'nun yaptığı çalışmaların ne kadar erdemli ve yararlı olduğunu, Türkiye'nin demokratikleşme sorununu konuşan kız-kadın grubu görmedim.

Demem o ki; birilerini yaftalarken ilk önce dönüp kendimize bir bakalım.

(Dip not: Kesinlikle; bu da bütün genellemeler gibi yanlıştır.)

Seyyid Nesimi Divanı'ndan Bir Seçme

Gel gel beru ki savmı salatın (oruç ve namazın) kazası çok
Sensiz geçen zamanı visalin (ulaşmanın) kazası yok.

23 Mart 2016 Çarşamba

İşi Düşünce Arayan İnsan Davranışı

Hani şu hiç arayıp sormayan, yalnızca işi düştüğünde arayan insanlar var ya; işte onlar işi düşünce aradıklarında vicdanlarında ne duyuyorlardır acaba? Hiç utanıyorlar mıdır? Hiç yüzleri kızarıyor mudur? Hiç ya ben bunu hep işim düştüğünde arıyorum diyorlar mıdır?

24 Şubat 2016 Çarşamba

Murat Dalkılıç'ın Leyla Adlı Şarkısının Klibindeki Kız

Şarkı güzel, klip hoş ama acaba neden Leyla'yı canlandıran güzelim kızı öyle "OOOOOOOooooAAAaaaOOOOooooaa!!!!" diye bağırtmışlar? Kızın üzerimizdeki güzel etkisini kırmak için kızı sabote etmeye mi kalkmışlar acaba? Hayret! Kendimce başka açıklama bulamadım...

28 Ocak 2016 Perşembe

2007/2008 Sezonu Galatasaray'ına Genel Bir Bakış

     Yıl 2008. Galatasaray sezona Alman Skibbe ile başlamış. Önceki seneden gelen bir başarısız tablo var. Kadro iyi ama kadronun karşılığı başarı olarak yansımıyor.
     Böyle bir durumda başlanan sezonda takım ligde kör topal ilerliyor. Ne tepede ne de yarıştan kopmuş. İddiası sürüyor. Buna karşın Avrupa'da, Avrupa Ligi'nde işler yolunda gidiyor. Zorlu gruptan başarı ile çıkılmış. Takım iyi performans sergiliyor ve iyi futbol oynuyor. İlerisi için ışık veriyor.
     Böyle böyle ikinci yarıya kadar süren bu durum ikinci yarının başında ligde art arda gelen başarısız sonuçların ardından değişiyor ve orada burada Skibbe'nin takımdan gönderileceği konuşulmaya başlanıyor.
     Sonunda beklenen son gerçekleşiyor ve Skibbe Avrupa Ligi'ndeki Bordeaux ile oynanacak eleme turunun ikinci karşılaşmasının öncesinde gönderiliyor. Takımın başına yuvadan biri, kulüben kendi çocuğu Büyük Kaptan Bülent Korkmaz getiriliyor.
     Bülent Korkmaz o zamana kadar herhangi bir teknik direktörlük deneyimi olmayan biri. Hatta, çok değil 2-3 yıl önce takımdan adeta kovularak gönderilmiş bir eski oyuncu. (Galatasaray Bülent gibi birçok efsane oyuncusuna vefasızlık etmiştir.) Yani, ne yapacağı soru işareti. Böyle bir hava ile Bordeaux karşılaşmasına çıkılıyor. Çok heyecanlı ve git gelli bir karşılaşmanın sonunda, son dakikada Sabri tarafından atılan golle tur geliyor.
     Böylelikle Avrupa'da yola devam ediliyor. Ancak; Bülent Korkmaz'ın takımın başına gelir gelmez takımın yıldızlarından Lincoln ile sorun yaşadığı söylentileri çıkmaya başlıyor. O Lincoln ki; öyle şımarık, öyle kaprisli bir oyuncu. O kadar ki; musluktan akan su saçlarına iyi gelmiyor, sert oluyor diye saçlarını takımın görevlilerine şişelerde satılan içme suyu ile yıkatan bir adam. Aynı zamanda, üst düzey yetenekli ve takıma katkısı çok büyük bir adam. Neyse efendim... Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Zaten kısa bir süre sonra ateş de görünmeye başlanacaktır. Ki öyle de oluyor ve Lincoln ile Bülent Korkmaz arasındaki sorun sahaya yansıyor...
     Bordeaux'tan sonraki rakip Hamburg. İlk karşılaşma dışarıda ve Almanya'dan 1-1'lik bir sonuçla, Hamburg'u elinden kaçırarak, yine de avantajlı olarak dönüyor Galatasaray. İkinci karşılaşmaya da çok iyi bir oyunla ve golle başlıyor. İlk yarının sonucu 1-0. İkinci yarı Galatasaray sahaya daha bir güvenli çıkıyor ve ikinci yarının hemen başında sonucu 2-0'a taşıyor. İşte, ne olursa ondan sonra oluyor ve Hamburg bir gol buluyor. Sonuç 2-1 oluyor. Bu sonuçla bile hala Galatasaray turu geçiyor. Ancak; deneyimsizlik mi dersiniz, beceriksizlik mi dersiniz, ne derseniz deyin. Galatasaray golü yer yemez golün ardından ailece ileriye gitmeye kalkıyor ve çıkarken kaptırdığı bir top dönüp ilk golün bir dakika sonrasında ikinci gol olarak kaleye giriyor. Sonuç oldu mu sana 2-2. İşte şimdi Hamburg avantajı eline geçirdi ve bu sonuçla Hamburg turu geçen yan olacak. Eee! Elin Alman'ı sana benzer mi? Elindeki avantajı hiç kaptırır mı? 2-2'den sonra sonucu değiştirebilecek pek bir şey yapamıyor Galatasaray ve son dakikada gelen gol işi perçinliyor ve Hamburg ikinci yarısında 2-0 geriye düştüğü karşılaşmayı 2-3 kazanıp Galatasaray'ı eliyor.
     Sonuç olarak; yazık oluyor. Emeklere yazık oluyor. Her şeyiyle takımını destekleyen taraftara yazık oluyor. Umutlara yazık oluyor. Çocukların hayallerine yazık oluyor. Ertesi gün okula gittiğinde arkadaşları tarafından takımı elendi diye kendisiyle dalga geçileceğini bilip yatağında uykusu kaçarak bir o yana bir bu yana dönen çocukların hayallerine...

26 Ocak 2016 Salı

Leylel Hülya Lehelekel Fukara

"LEYLEL HÜLYA LEHELEKEL FUKARA"

Yani diyor ki;

Eğer hayal kurmak olmasa fakir helak olurmuş!

25 Ocak 2016 Pazartesi

Öylesine

Ya ben; izlediğim her film, okuduğum her roman, sevdiğim her şarkı bittiğinde hüzünlenen bir adamım. Sen kalkıp da bana "duygusuzsun!" nasıl dersin?

23 Ocak 2016 Cumartesi

Akbil'i Göze Sokmak

Çoğumuz biliriz... Belediye Otobüsünde eğer yer yoksa insanlar orta ya da arka kapıdan biner ve akbillerini, İstanbul Kart'larını arkadan öne doğru uzatırlar. Bazı anlarda kulağımızda kulaklık olduğu ya da dalgın olduğumuz için bize uzatılan Akbil ya da İstanbul Kart'ı farketmeyiz. Böyle durumlarda kişilerin bizi dürtmesi gerekebilir.
Günün birinde benim de başıma böyle bir olay geldi.
Sabah servisi kaçırdım ve işe gitmek için otobüse bindim. Yolum da epey uzun. Otobüste oturacak yer kalmadığı için ayaktayım. Gidilen her durakta otobüs git gide kalabalıklaşıyor. En sonunda ayakta binecek yer de kalmadı ve insanlar yolda kalmasın diye sürücü orta ve arka kapıyı açmaya başladı. İnsanlar sıkışa tıkışa otobüse doluşuyorlar.
Sabah mahmurluğu ile camdan dışarı bakarak ve kim bilir ne düşünerek gidiyorum. Bir ara biri kolumu dürttü. İstanbul Kart uzatacağını tahmin ettim. Kafamı sağa doğru çevirdiğimde yüzümün dibinde bir İstanbul Kart gördüm. Haliyle bakışımı netleştirmek için kafamı biraz geriye çektim. Sonra kartı aldım, öne doğru uzattım. Bir piçlik olduğunun farkındaydım. Kartı uzattıktan sonra dönüp kartı verene baktım. Genç bir elemandı. Yanında da kız arkadaşı olduğunu düşündüğüm bir kız... Kendi aralarında kikirdeyip gülüşüyorlardı. Bunu bilerek yaptığını anladım. Hiç sesimi çıkarmadım. Dışarı bakmayı sürdürdüm.
Sonra, okutulması için öne uzatılan kart bana geri geldi. Kartı aldım, kartın geldiğini elemanın farketmesine izin vermeden hızlıca kartı elemana uzattım. Kartı tam burnunun dibinde tuttum. Kartı alması için dürtmedim de. Sonra kendi kendine burnunun dibinde bir şey olduğunu farketti. Dönüp ne olduğuna baktı. Ne olduğunu anlaması için bayağı bir geri çekilmesi gerekti. Neredeyse gözü şaşı olacaktı. Bir daha karta baktı, sonra bana baktı. Gözgöze geldiğimizde elemana muzır bir gülüş attım. O da güldü. Ardından kız arkadaşına döndü ve aynısını bana yaptı diye fısıldadı. Kız ilk başta anlamadı. Eleman, benim yaptığımı o da bana yaptı diyerek durumu kız arkadaşına açıklamaya çalıştı. O sırada ben onları izlemeyi bıraktım. Yüzümde o hınzır bakış, üzerimde kazanılmış bir zaferin mağrurluğu camdan dışarıyı izlemeye koyuldum.
                                                      23.12.2015
                                                      Pendik

14 Ocak 2016 Perşembe

Göçmen Kızlarının Güzelliği

Neden bütün göçmen kızları güzel olmak zorunda???

Her Kürtaj Bir Uludere'dir!

     Biraz geçmişe gidelim. Haziran 2012'ye. O zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan her gün yaptığı konuşmalardan birini daha yaptı ve bir cümle sarfetti. "Her kürtaj bir Uludere'dir."...
     Konuşmasını da, kürtajın bir milleti bitirmek için yürütülen sinsi bir plan olduğundan söz ederek sürdürdü.
     Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın gündemi değiştirme ve gündem oluşturma konusunda ne kadar usta biri ve onun söylediklerini onaylar nitelikte yazı yazmak için ağzından çıkacak bir tek sözcüğü bile dikkat kesilen yazarlar olduğunu biliyoruz.
     Tabii ki, her zaman olduğu gibi; bu cümlesinin ardından da kimi yazarlar Recep Tayyip Erdoğan'ı doğrular, destekler nitelikte yazılar kaleme aldılar.
     Hatta, bu yazarlardan biri olan Nazlı Ilıcak, CNN Türk'te yaptığı programda doğmayacak bir çocuğun annesine yazmış olduğu bir şiiri gözyaşları içinde okudu.

     Şimdi gelelim söylemek istediklerime....
     Bu olayların meydana geldiği dönem Ak Parti ile Fetullah Gülen Cemaatinin el ele, kol kola, yan yana, sırt sırta, ve hatta kucak kucağa olduğu bir zamandı. Nazlı Ilıcak ve onun gibilerin Ak Parti'nin ve Ak Partililerin her söylediklerini tartışma götürmez bir doğru olarak kabul ettikleri dönem...
     Gerisini hepimiz biliyoruz: Daha sonra işler değişti, öküz ölünce ortaklık bozuldu tabi ve bu iki kurum, kesim birbirine kanlı bıçaklı düşman oldu.
     Şimdi ise, Nazlı Ilıcak'ı arada sırada televizyonda açıklama yaparken gördüğümde hep bu olay aklıma gelir ve söylediklerini ciddiye almakta bir türlü başarılı olamam. Onun konuşmaları benim gözümde beş para etmez bir şeyden ibarettir.

7 Ocak 2016 Perşembe

Islanmak

Çocukluğumuzdan beri bilimin çözemedi soru: "Yağmur yağarken yürüyen mi daha çok ıslanır yoksa koşan mı?"

İnsan Türleri

İki çeşit insan vardır.
Birincisi; otobüste boşluklara doğru ilerleyenler.
İkincisi; otobüste boşluklara doğru ilerlememekte direnenler.

Üstadın Dediği Gibi

Övünmekle dövünmek arasında saat sarkacı gibi gidip geliyoruz.

4 Ocak 2016 Pazartesi

Anadolu İnsanının Tevekkül Derecesi

     Bir akşam Meslek Kuruluşumuzun Tünel'de bulunan binasında verilen ücretsiz İngilizce eğitiminde, sürekli derslere giren öğretici üstat meslektaşımız dersin konusu dışında yaptığımız genel sohbette bir söz etti. Dedi ki;
     "Benim annem kanser olsa, ölümün kıyısında olsa bütün kirli yolları denerim. Ona para bulmak için, onun iyi olması için her şeyi yaparım."
     Bu sözü ilkelerden, erdemden konuşurken etti. İlk başta bakıldığında, bu sözü cesaret gerektiren, dürüst bir söz olarak düşündüm ve içten içe üstat meslektaşımızı kutladım. Ancak, bu sözün üzerine biraz daha düşündüğümde ilk anki düşüncelerimden çok değişik yerlere vardım.
     Bir kişinin sevdiğinin iyileşmesi, onun iyiliği için her şeyi yapması, yapabileceğini söylemesi doğru mu? Doğru ise ne kadar, nereye kadar doğru? Eğer değilse neden değil? Bu soru bize sorulsa belki de birçoğumuz "Elbette anam, babam için her şeyi yaparım. Onlar için her şeyden vazgeçerim." diyecektir. Gel gelelim, yukarıda da değindiğim gibi bu durumun çok başka bir yönü var.
     İşbu söz, Avrupa insanı ile Türk insanı arasındaki değişiklikler ve her iki toplumun dürüstlük anlayışı hakkında konuşulurken edilmiş bir söz. Burada üstat meslektaşımız Avrupa insanının ne pahasına olursa olsun yolsuzluğa, haksızlığa başvurmayacağını belirterek kendisinin böyle bir davranışa yöneleceğini söyledi. Oysa ki, gerçek Türk insanı, Anadolu insanı davranışı bu değil...
     Türk insanı, daha da geniş bir deyimle Anadolu insanı kadercidir. Kadercilik sözü çoğu zaman olumsuz bir özellik olarak kullanılır duruma gelmiş olsa da içerdiği anlam itibariyle çok güzel bir erdemdir. Evet Anadolu İnsanı kadercidir. Kaderine rıza gösterir, boyun eğer, ram olur... Anadolu İnsanı kendi başına böyle bir durum geldiğinde üstat meslektaşımızın ortaya koyduğu şekilde davranmaz. "Her ne gelirse Allah'tan (c.c.) gelir, her şey Allah'ın (c.c.) takdiridir. O ne eylerse güzel eyler." der. Bu düşünce insanlara öylesine büyük bir güç verir ki, gencecik bir kızını toprağa veren bir babadaki azamete, vakara, dirayete şaşar kalırsınız. "Allah'tan (c.c.) geldik ve yine ona döndürüleceğiz!" düsturu ile en sevdiğinin ölümüne tek damla yaş dökmeyen insanlar görürsünüz Anadolu'da. İşte asıl erdem, asıl güç, asıl helal olsun denilesi tutum budur. Asıl eli öpülesi insan böyle davranan insandır. O nedenle; benim naçizane kanaatimce üstat meslektaşımızın sarf ettiği söz her ne kadar dürüstlük açısından takdir edilesi ise de, asıl olması gereken davranış, olaylara karşı geliştirilmesi gereken sağduyu azıcık da olsa tarif etmeye çalıştığım Anadolu İnsanı davranışı olmalıdır.

                                                                                                               Ümraniye, 04.01.2016