26 Mart 2019 Salı

Turgut Cansever Düşüncesinde Kubbeyi Yere Koymamak Yazısından Bir Kesit

..."Tanrı'ya ne oldu? Onu biz öldürdük, siz ve ben. Hepimiz katiliz. Fakat bunu nasıl yaptık? Okyanusu nasıl içebildik? Ufku silebilmek için kim tutuşturdu süngeri elimize? Bu dünyayı güneşinden kopardığımızda neydi yaptığımız? Niçin gidiyoruz şimdi? Nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli olarak düşmüyor muyuz? Ve geriye, yana, dört yana ileriye... Hala yukarı ve aşağıya diye bir şey kaldı mı? Sınırsız bir boşlukta amaçsız bir şekilde mi gezip dolaşıyoruz? Boş bir uzay üzerimize nefes alıp vermiyor mu? Etraf daha da soğumadı mı? Daime gece midir yaklaşan? Tanrı'yı defneden mezar kazıcıları hakkında henüz hiçbir şey duymadık mı? Tanrı'nın zevali hakkında henüz hiçbir şey dikkatimizi çekmedi mi? Tanrılar da zeval bulur. Tanrı öldü. Tanrı daima ölü olarak kalacak. Ve onu biz öldürdük. Dünyanın şu ana kadar sahip olduğu en kutsal ve en kudretli varlık, hançerlerimiz ile ölümü boyladı. Kim silecek bu kanı üzerimizden? Hangi sular temizleyecek bizi? Hangi kefaret şölenlerini, hangi kutsal oyunları keşfetmemiz gerekecek? Bu işin büyüklüğü bizim için fazla ağır değil mi? Sadece onun değerini anlamak için tanrılara dönmek zorunda kalmayacak mıyız? Tarihin gördüğü en muazzam iş bu ve bizden sonra doğacak olan herkes bu yüzden şimdiye kadarki tarihten daha yüksek bir çağa ait olacak."
Bu modern çağın nihilizminin, tanrısızlığının adeta bir haykırışı. yani, diyor ki "Tanrı var!" deniliyor. Kiliselere gidiliyor. işte inanılıyor, ibadetler yapılıyor, ayinler yapılıyor ama insanlık bir riyakarlık içinde. aslında Tanrı öldü. Neden öldü? Çünkü bir taraftan kiliseye gidiyorsun, günah çıkartıyorsun, öbür taraftan faiz alıp veriyorsun. bir taraftan tanrıya inandığını söylüyorsun, gerçekte yalan söylüyorsun. Tanrı'ya inandığını söylüyorsun ama onun hiçbir emrini yerine getirmiyorsun. Şehirlerimiz neden böyle? Toplumlarımız neden böyle? Ekonomimiz neden böyle? Bu ikiyüzlülük, bu riyakarlık nereye kadar?...

(Mustafa Armağan, Turgut Cansever Düşüncesinde Kubbeyi Yere Koymamak, Şehir ve Toplum Dergisi, Sayı 12)


Aynı doğrultuda bir yazı parçası daha paylaşmak istiyorum: 

"...Onlar şimdi dini, siyaset meydanında maskara ediyorlar. Din adamının devlet ve menfaat hırsları, İslam'ı asırlarca kahreden musibet oldu. Bugün İslam diye elimizde kalan menfur bir düzenin içine yerleştirilmiş menfaat ve vicdanlara tahakküm cihazıdır. Artık Allah sevgisini mabette bulamıyorsunuz. Sade jimnastik beden hareketleriyle, aynı jimnastiği yapmayanlara karşı taşıdıkları kin ve nefrettir, düşmanlık duygusudur. Bu duyguların hiçbiri ruhu Allah'a götürmüyor, hiçbir düşmanlık insanı Allah'a ulaştırmaz. İçteki düşmanlıkla ibadet yapılmaz. Lanetler ve beddualar Allah'a gitmeden yıkılıp sahibine çevriliyorlar. Yalnız aşk yoluyla Allah'a ulaşılır..."

(Nurettin Topçu, Var Olmak)





21 Mart 2019 Perşembe

Eskişehir

Dünyada bazı yerler doğal güzelliğiyle kendine hayran bırakır. Böyle yerler yaradılıştan ayrıcalıklı yerlerdir. Ülkemizden Artvin ve Amasya gibi yerler bu tür yerlerdendir.
Bazı yerler de deyim yerindeyse insan emeğinin ürünüdür. Doğal olarak hoş bir görüntüye ya da yaşanılası iklime sahip olmasa da ilgi çeken yerlerdir bunlar. Kimisi müthiş bir planlama ile fark yaratmıştır, kimisi de ele emeği, göz nuru çalışmalarla güzelleşmiştir. Las Vegas, Dubai gibi.
Bir de son bir üçüncü tür vardır ki; bunlar hem doğal güzelliğiyle büyüler hem de geçmişten gelen estetiğine, görselliğine insan eli de değmiştir. Mimariyle, kültürüyle, tarihle yoğrulan o güzellik bambaşka bir boyuta taşınmıştır. İstanbul gibi.
Yazımın konusu olan Eskişehir'i ben ikinci sınıflandırmaya katıyorum. Birçok kişinin bana katılacağını düşünerek; Eskişehir'in doğal güzellik, coğrafya ve fiziki olanaklar açısından çok da hayran olunacak bir yer olmadığı görüşündeyim. Bozkır'ın ortasında bir yerleşim, kışları sert ve soğuk bir il Eskişehir. Jeopolitik konumu itibariyle önemli merkezlerin orta noktasında yer almasının, ulaşım kolaylığının ve tarihi öneminin Eskişehir'i önemli bir noktaya taşıdığını görmezden gelecek değilim ama içten görüşüme göre bu böyle.
Gel gelelim; Eskişehir sıradan bir yer olarak kalabilecekken hem ulaşım merkezi hem üniversite şehri hem de kültür ve sanat yönünden cazibe merkezi olmuş. Ne ile? Elbette ki insan emeğiyle. Çalışmanın, emeğin, göz nurunun bir yansıması, dışa vurumu Eskişehir.
Sıradan bir akarsu, hatta bir çevre kirliliği nedeni olan Porsuk Çayı yapılan çalışmalarla hem bir çekip gücü olabilmiş hem herkesçe bilinir olmuş.
Eskişehir'i bu seviyeye çıkaran, böylesine güzel işler yapan kişinin kim olduğunu herkes biliyor. Bu bizim konumuz dışında.
Eskişehir'de dikkatimi çeken ve çok hoşuma giden bir şeyden söz ederek başlamak istiyorum.
Eskişehir genel yapısı itibariyle dindar ya da muhafazakar sayılan bir ilimiz değildir. Bu algının tersine Eskişehir'de Tiryakizade Süleyman Ağa Camii engelli kişiler düşünülerek tasarlanmış. Bu Türkiye'nin herhangi bir yerinde gördüğüm ilk örnek. Cami; engelli kişilerin engelsizce kullanabilmesi için buna uygun olarak düzenlenmiş. Caminin alt katından üst katına çıkmak için bir engelli asansörü var ve çok daha güzeli, cami görme engelliler için yollarda gördüğümüz sarı çizgili, noktalı, kabartmalı sarı şeritlerle çizilmiş. Tüm cami bu sarı kabartmalı çizgilerle görme engelli kişilerin safın nerede olduğunu, neresinde olduğunu anlayabileceği kabartmalı halılarla kaplanmıştı. Bu uygulamayı çok takdir ettim ve vatandaşa hizmet götürmenin belli bir kesime ya da belli bir anlayışa özgü olmadığını bir kez daha anlamış oldum.

Yapılan güzel işlerden biri de Şelale Park. Şelale Park, Belediyenin kurup işlettiği bir sosyal tesis. Şehre hakim, hatta şehrin epey yukarısında bir yere yapılan bu park yaz akşamları çok kalabalık ve işlek. Odunpazarı'ndan ve Odunpazarı Evlerinin olduğu sokaklardan gidiliyor. Yürüyerek gitmek mümkün olsa da yolun oldukça yorucu olduğunu belirtmek gerek.
Odunpazarı demişken Odunpazarı'na ve Tarihi Odunpazarı Evlerine değinmek yerine olacaktır. Eskişehir'in kültürel değerlerinden olan Tarihi Odunpazarı Evleri için yapılan çalışmayla bu evler korunabilmiş. Korunmakla kalmamış şehrin kültür, turizm ve ekonomik yaşamına katılmış. Bu bölgede birbirinden güzel ve ilgi çekici müzeler, hoş cafeler, Eskişehir'in ünlü olduğu şeylerden biri olan cam işlemeciliğiyle ilgili dükkanlar bulunuyor. Cam işlemeleri satan birçok dükkandan güzel armağanlar alıp sevdiklerinize verebilirsiniz. Ben bu dükkanlar arasından Camzade'yi tercih ettim ve birbirinden güzel nesneler aldım.
Odunpazarı Evleri'nin bulunduğu bölgede görmeden geçilmemesi gereken şahane bir yer daha var. Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen'den adını alan bu Balmumu Müzesi yerli ve yabancı birçok oyuncu, siyasi, sporcu ve edebiyatçının balmumu heykellerinin sergilendiği bir yapı. Burada Yılmaz Büyükerşen'in kendi ürettiği heykeller ve Anadolu Üniversitesi öğrencilerinin yaptığı heykeller bulunmakta. Sayıca çok kişinin heykeli var ve bazıları birebir benziyorsa da bazı heykelleri gerçeklerine benzetmek pek mümkün değil. Demem o ki; heykellerdeki işçiliğin kalitesi Madame Tussauds Müzesi kadar iyi değil belki ama bana göre bu müze ülkemizin bir gereksinimi karşılıyor. Balmumu Heykeller Müzesine giriş ücretli ve özel bir müze olduğu için giriş ücreti Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzelerden daha pahalı ama görmeden geçerseniz pişman olabilirsiniz.






Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi'ni gezip biraz da yorulduktan sonra dinlenmek ve bir şeyler yemek için yavaş yavaş Porsuk Çayı kenarına yol alıyorum. Odunpazarı Evleri'nin olduğu bölgeden Porsuk Çayı'na giden yol üzerinde çok şık, fonksiyonel ve cıvıl cıvıl bir park var. Bu park yüzlerce metre uzunluğunda. Yer yer çocuklar için sudan seksek havuzları, bazı bazı amfi tiyatro tarzı merdivenler, büfeler, salıncaklar, çayhaneler, sanat köprüsü, trambolinler... Ne ararsanız var.
Güzel havalarda insanlar ailece gelip burada dinleniyor, eğleniyor.
İçim yaşam enerjisiyle dolarak bu parkı ardımda bırakıp ünlü Porsuk Çayı'na geliyorum. Solumda tramvay yolu, sağımda Rönesans döneminden kalma İtalyan şehirleri tadında heykeller bulunan köprü ve karşımda Porsuk Çayı. Çay boyunca yemek dükkanları ve kafeler üniversiteli gençlerle dolu. Gençliğin o özgürlüğü, umut dolu havası insanın içini üniversiteye yeniden başlama hevesiyle dolduruyor.
Burada güzel bir yemek yeyip ardından kaliteli bir kahve içtikten sonra Eskişehir'in beni en çok etkileyen yerine, Masal Şatosu'na yola koyuluyorum.
Her kimin aklına gelmiş, her kim nereden görmüş ya da düşünmüş, her kim yapılsın demiş ve her kim yapmışsa hepsini ayrı ayrı can-ı gönülden kutlamak gerek. Çok güzel düşünülmüş ve harika uygulanmış bir yapı. Şatonun tüm burçları, ayrı birer kuleden esinlenilmiş ve yapılmış.
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Rapunzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Hansel ile Gretel ve aklıma gelmeyen daha birçok masal burada canlandırılmış ve masal kahramanı burada yerini almış. Gerek çocuklar gerekse büyükler için aydınlatıcı bilgiler bulunuyor. Şatonun üst katlarına çıkıp manzarayı izlemek bile ayrı bir keyif.

 

Son olarak da; DevrimTürkiye'nin ilk yerli otomobili olan Devrim TÜLOMSAŞ Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu müze Porsuk Çayı'nın diğer yanında, yürüme mesafesinde olan bir yerde bulunuyor.
Ülkemizin yakın tarihinin önemli öykülerinden biri Devrim Arabaları. Öncesi, sonrası, yaşama geçirilmesi, sonlandırılması... Devrim Arabalarının ne anlam ifade ettiğini herkesin bilmesi gerek. Şanslıyız ki bunu bilmek ve öğrenmek günümüzde çok kolay. Bu konuyla ilgili kuracağım tek bir cümleyle yazımı noktalıyorum.

Bu ülkenin ilerlemesi, gelişmesi için taş taş üstüne koyan, emek veren herkese saygı ve selamlar olsun...