21 Nisan 2016 Perşembe

Geçmiyor günler; geçmiyor...

Gezmeyi çok severim...
Elbette gezi yazılarını da....
Güzel yazılmış bir gezi yazısı ile bilmediğim birçok yeri öğrenirim. İçimde birçok yere gitme isteği uyanır. Elbette her şeyde olduğu gibi gezi yazısı yazma konusunda da kalite epeyce düşmüş durumda. Hemen hemen her uçak ve otobüs şirketi kendi dergisini bastırdığı ve gezi yazılarına yer verdiği için çok çok kötü gezi yazılarına denk gelebiliyoruz. Neyse...
Gezi yazıları da yazmayı isterim. Gittiğim kentlerdeki yerleri, yaşadığım ilginç anıları, yediğim güzel yemekleri yazmak iyidir, hoştur. İnsanlara akıl vermekten çok, yarın bir gün olur da yazdığım o gezi yazısını okuyacak olursam "Yaaa bak oraya da gitmiştim. Şurada böyle bir şey olmuştu." gibisinden geçmiş günleri anmak amacıyla gezi yazısı yazmayı isterim. Öbür türlü, insanlara şuraya git, burayı gör diye akıl vermek ne haddime, kimin haddine?
Üç gece iki günlüğüne gerçekleştirdiğim Samsun-Sinop gezisi de bu türden bir geziydi ve yazdığım bu yazı da bu türden bir yazıdır.
Samsun-Sinop gezisi dedim ama Samsun'dan pek bahsetmeden gezinin Sinop bölümüne geçeceğim. Çünkü Samsun'dan pek etkilenmedim. Güzel olmasına güzel bir kent ama aradığımı bulamadım doğrusu. Benim bir kentte aradığım ve bir kentten beklentim tarihi yerlerinin, kendine özgü yemeklerinin, kentle birlikte anılan simgelerinin olmasıdır. Samsun'da bunu bulamadım. Sadece 19 Mayısla sınırlı bir tarih, Karadeniz'in her ilinde olan ve herkesçe bilinen yemekler. (Karalahana sarması, karalahana çorbası, muhlama...)
Sözü uzatmadan efendim, geçelim Sinop'a.
Sinop benim için hiçbir anlam ifade etmeyen bir ildi. İnsanın yolunun bile düşmeyeceği, çünkü yol üzerinde bile olmayan, adı sanı hiçbir yerde geçmeyen, ülkenin herhangi bir yerinde Sinoplu biriyle karşılaşma şansınızın çok düşük olduğu bir il. Ancak; Sinop ile ilgili dikkatimi çeken tek bir husus şu olmuştu. O da şudur ki: trafik ışıklarının olmadığı bir şehir olması. Evet, ilk duyduğumda bana da ilginç gelmişti, ben de şaşırmıştım. Bu devirde nasıl olur da bir şehirde trafik ışığı olmaz diye. Sonradan görerek öğrendim ki, gerçekten de yokmuş. Çünkü gerek yokmuş. İnsan sayısıyla doğru orantılı olarak araba sayısı zaten az. Olan arabalarda genelde kurallara uyuyor, takip mesafesini koruyor, sorun olmuyor. Böylece zaten küçük olduğundan alın size trafik ışıksız şehir.
Samsun'da bulamadığım simgeyi Sinop'ta kolayca buldum. Hemen hemen herkesin bildiği ve duyduğunda "Haaa evet ya!" diyeceği bir yer. Sinop Cezaevi. Çok filme plato olmuş, çok diziye ev sahipliği yapmış, çok şiirin yazılma nedeni olmuş bir yer.. Sinop Tarihi Cezaevi... Tarihi dediğimiz tarihi de 50-60 yıllık değil bayağı bayağı 1500'lü yıllara varan bir tarih. 16. yy. da yapılan bir cezaevi burası. 1999 yılından bu yana da müze olarak kullanılıyor.
Müzeye yani eski cezaevine girdiğimde aklıma gelen ilk düşünce şu oldu. Devlet denilen aygıt öyle bir aygıt ki, yüzyıllarca insanları zorla bir binada tutuyor, orada insanların acıları birikiyor. Sonra gün geliyor oraya zorla soktuğu insanların acılarıyla bir önem kazanmış olan bir binaya girmek için bu kez insanlardan para topluyor ve insanların acıları üzerinden varsıllaşıyor. Yani bir nevi insanların acıları üzerinden para kazanıyor. Üzerinde düşünüldüğü takdirde kafayı allak bullak eden bir durum...
Cezaevinin gezi güzergahının sonlarına doğru bir bölüm var. Adı Sabahattin Ali Koğuşu. Sabahattin Ali cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhurbaşkanına hakaretten cezalandırıyor ve cezasını Sinop Cezaevi'nde çekiyor. Burada herkesin bildiği, şarkılar yapılan şiirlerini yazıyor. Sonrası zaten malum. Cezaevinden çıktıktan sonra Kırklareli'ne dönerken yolda baskına uğruyor ve öldürülüyor. Mekanı cennet olsun.
Sabahattin Ali Koğuşu'nun duvarlarında onun şiirleri asılı...
Koğuş binasına girmeden önce binanın ikinci katından hoparlörle çalınan bir türkü kulağıma geldi. Bir hızla sesin geldiği yere gittim. Hangi türkü olduğunu anlamaya çalışarak... Ses üst kattan geliyordu ve üst kata çıktığımda koğuşlardan birinde bir müzikçalarda Sabahattin Ali'nin "Geçmiyor Günler Geçmiyor" şiirinin türkü hali çalıyordu. Edip Akbayram'ın sesiyle... Durup türküyü sonuna kadar dinledim. Özümseye özümseye, şiirin yazıldığı duyguyu anlamaya çalışarak, tüylerim diken diken olarak... Sonra türkü bittiğinde türküye doymadığım için telefonumu cebimden çıkardım, türküyü buldum ve de tıkladım...
https://www.youtube.com/watch?v=ZLEHbtPGGN0

Sonra, üstüme sinen buruk bir hüzün ile Cezaevi'nden çıktım. Karnımın acıktığını hissettim. Sinop'un mantısının ünlü olduğunu şehirdeki birçok tabelada yazan Sinop Mantısı yazılarından anlamıştım. İyi mantı yaptığını düşündüğüm bir dükkana girdim ve sipariş verdim.
Az cevizli, çok yoğurtlu sarmısaklı büyük bir tabak mantıyı beğenerek, tadına vara vara yedim. Bitirdikten sonra dükkanın sahibi beyefendi yemeği beğenip beğenmediğimi sordu. Ben de ellerinize sağlık, bayağı güzelmiş dedim. Bir dahakine yarı cevizli söylersiniz dedi. Bir dahaki sefer olur mu bilmem ama ayrıntıya girmeye gerek görmeyerek; "Evet bir dahakine öyle yaparım." dedim.
Sonra o kibar bey bana kartını uzattı. İnternette paylaşırsanız seviniriz, bizim için önemli dedi. Ben de onu karmamak adına, yediği şeyi internette paylaşmayı sevmeyen biri olmama karşın beyefendiyi kıramadım ve işte bu yazıda kendilerinden söz ediyorum. Elbette ki dükkanın adını da belirtmeliyim.
"Mantıcı Melahat'ın Mutfağı"

https://tr.foursquare.com/v/mant%C4%B1c%C4%B1-melahatin-mutfa%C4%9F%C4%B1/500c0fbce4b0e689387f0c64

Sinop'a giderseniz sahilde Barış Manço parkının bulunduğu cadde üzerinde temiz, güzel bu dükkanda gönül rahatlığı ile güzel ve ucuz bir mantı yiyebilirsiniz.
Adını bilmediğim o beyefendiye ve küçücük Sinop'a selamlar...

2 Nisan 2016 Cumartesi

Televizyon Karşısında Telefonla Uğraşmak

Ne mi yapıyorum?
Televizyonun karşısında telefonla oynuyorum.
Evet belki de dünyadaki en büyük çelişkilerden biri televizyonun karşısına oturup da telefon ile oynamak, televizyonu izlememek. Ancak; bu aynı zamanda çok da zevkli bir şey...