23 Aralık 2018 Pazar

Safranbolu Yazısı

Elbette söylemeye bile gerek yok ki ülkemiz tarihi, kültürü ve mimarisiyle kendine özgü ve kendini dünyaca kabul ettirmeyi başarmış onlarca belde, bölge, ilçe ve ile sahip.
Her şeyiyle özgün ve dünya markası olan bu yerlerden biri de kuşkusuz Safranbolu.
Lokumuyla, Safranbolu Evleriyle, yemekleriyle ve doğal olarak adını aldığı safranıyla Safranboluyu bilmeyen, duymayan, gezip görmeyen pek az kişi vardır.
Buna karşın ben de kendi kavlimce ve deyiş yerindeyse zayıf kalemimle Safranbolu'yla ilgili bir yazı ortaya çıkarmak istedim. Safranbolu'ya başka bir yoldan bakmaya çalışarak...
Safranbolu; İstanbul ve Ankara'ya yakınlığı dolayısıyla kolaylıkla gidilebilen ve ulaşılabilen bir ilçe. Böylece gezi tur şirketlerinin de turlar düzenlediği gözde bir yer.
Ayrıca; tur şirketlerinin dışında da insanların İstanbul, Ankara ve diğer illerden kendi olanaklarıyla gezmeye gittiği bir merkez.
Bense Safranbolu'ya bir başka yoldan Amasra'dan gideceğim ve böylece hem Bartın'ın hem de Safranbolu'nun güzelliklerine erişme şansına sahip olacağım.
Sabah erken saatte yola çıktım. Amasra'dan Safranbolu'ya doğrudan giden yarım otobüsler var. Bu otobüslerle gidildiğinde yol yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Bartın ile Karabük arasındaki yol benim gördüğüm en güzel ve en el değmemiş manzaralardan birine sahip.
Yol boyu yoğun bir orman eşlik ediyor bize. Orman deyip sıradanlaştırılamayacak bir güzellik bu. Dillere destan Küre Dağları Milli Parkı. Bu Milli Park apayrı bir yazı konusu, mecmua.
Milli Park'taki ormanların yoğunluğu kadar ormanın renkleri de beni etkiledi. Tek bir renkten değil, renk cümbüşünden oluşuyor. Yeşil renkli çamlar, sararmış çınarlar, kızıla çalan yapraklar, güneş ışığının vurmasıyla turuncuya dönen adını bilmediğim ağaçlar. Bu renkler bana Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminde Savaş Dinçel ile Erkan Can'ın arasında geçen sahneyi anımsattı. Bu sahneyi bilenler bilir, bilmeyen ilgililer ufak bir araştırmayla sözünü ettiğim sahneyi bulabilirler.
Bu yol üzerinde Küre Dağları Milli Parkı ile birlikte bir doğa harikası daha var. 'Ağaç Tünelleri'... Evet bu ismi yakıştırma olarak düşünmeyiniz. Gerçekten de; iki il arasındaki yolda ağaçlardan oluşan tüneller var.
Otobüs yer yer hızla kimi zaman da yolcu indirip bindirme amacıyla yavaşça ilerlerken ben; tünelleri yakalamak amacıyla sürekli sağıma soluma baktığım sırada ön koltuk boşaldı. Bu fırsatı hemen değerlendirip ön koltuğa, sürücünün yanına yerleştim. Fotoğraf makinemi çıkarıp çekim yapmaya başladım. Sürücü amca; 'Acele etme. Asıl tüneller yukarıda. Yukarıda çekersin.' dedi. Ben de peki deyip kaydı durdurdum. Sürücü amcaya; 'Gelince haber vermeyi unutma dayı, kaçırmayalım sonra.' diye de tembihledim.
Sürücü amca yol boyu konuşacak birini arıyormuş ki, bu iki kelam onun benle sohbete girmesi için yetti. Kısa bir sürede; ne iş yaptığını, nerede oturduğunu, kızının nerede okuduğunu, oğlunun Ankara'da hangi kurumda uzman olduğunu anlatıverdi. Ağaç tünellerine yaklaştığımızda; 'Biraz yavaş gideyim ki kayıt güzel çıksın.' diyerek beni düşünmeyi de ihmal etmedi. Ancak yine de, yeteri kadar yavaşlayamadığımızdan kaliteli bir çekim yapamadım. Görüntüler çokça sallantılı oldu. Bu nedenle internette yer alan daha güzel videolardan bu tünelleri görmek daha sağlıklı olur.


Bir yandan eşsiz doğa manzarası, diğer yandan sürücü amcanın hoş sohbetiyle yolculuğum rahat ve çabuk geçti ve Safranbolu'ya geliverdik.
Sürücü amca; Eski Çarşı denilen yerin yol ayrımında beni indirip dönüş için de nerede beklemem gerektiğini bana iyice belletip Safranbolu'nun merkezine doğru yolculuğunu sürdürdü. İndiğim yol ayrımından 5 dakikalık bir yürüyüşün sonunda fotoğraflarda gördüğümüz tarihi Safranboluyu ifade eden Eski Çarşı'ya varılıyor.
Safranbolu'da gezilecek, gezilmesi gereken oldukça çok ama ben belli bir listeye bağlı kalmadan plansızca gezmeye karar verdim.

Eski Çarşı turistlerle dolu. Burası sağlı sollu lokumcu, safran sabunları, hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu.




İnternette gidilecek yerler için yaptığım araştırmada Safranbolu'da bir kanyonun var olduğunu öğrenmiştim. Bu kanyonun merkeze uzak bir yerde olduğunu düşünüp 'gitmesem de olur' şeklinde sıralamaya kaydetmiştim.
Demirciler Çarşısının yanındaki camiyi geçtikten sonra ritmik bir şekilde kulağıma çalınan denir seslerinin geldiği yeri görmek için merdivenlerden inerken işte bu kanyonun tabelasını gördüm. Kanyonun bir dükkan girişi gibi olan kapısından şaşkınlıkla girdim ve şaşkınlığım kanyonu görünce bir kat daha arttı. Sıradan bir sokakta, evlerin, dükkanların arasında böylesi bir kanyonu görmek benim için oldukça şaşırtıcı oldu.



Hıdırlık Tepesi şehri tepeden gören ve hemen her yerine hakim bir nokta. Buradan Safranbolu'nun o bilindik manzarasını ve evlerini belirgin bir şekilde görebilmek mümkün. Birçok yerde olduğu gibi burada da manzaraya karşı oturmak için kafe bulunuyor. 



Safranbolu'nun bir diğer hakim ve yüksek yeri Hıdırlık Tepesinin karşı tepesinde yer alan Tarihi Saat Kulesi. Burada tarihi bir saat kulesinin yanında bir müze de var. Ancak şunu belirtmeliyim ki, burada da giriş ücretli. Safranbolu'da görülüp gezilmesi gereken yerlerin hemen hepsinde giriş ücretli. 
Hıdırlık Tepesi, Tarihi Saat Kulesinin olduğu yerdeki müze, tarihi Safranbolu evlerinin ve yaşantısının sergilendiği Kaymakamlar Evi, Cinci Hanı...
Buraya gelene kadar birçok yerde giriş parası verdiğim için bu müzeye girmiyor, dışarıdaki Tarihi Saat Kulesini görmekle yetiniyorum.


Kulenin bahçesinde güzel bir uygulama yapılmış ve ülkemizdeki başlıca saat kulelerinin küçültülmüş halleri sergilenmiş. Sergilenen bu kuleleri gezerken hangilerini canlı gözle gördüğümü sayıyor, henüz görmediklerimi de görmem gerektiği kanısına varıyorum.



Safranbolu'nun görülesi yerlerinin çokluğu ve yaz ayı olması nedeniyle havanın sıcaklığından ötürü biraz yorgunluk hissiyle Tarihi Saat Kulesinin bulunduğu tepeden aşağıya iniyorum. Safranbolu sokakları Arnavut Kaldırımı taş döşeli olduğundan gezmek biraz daha yorucu oluyor. Bu nedenle gezmeye gelirken rahat bir ayakkabı ve giysi giymek önemli.


Yukarıda adını zikrettiğim Cinci Han'da buluyorum kendimi. İlk başta giriş için ücret istendiğinden girmemişken sonrasında merakıma yenik düşüp parayı veriyorum. Burası hem gezi için insanların hizmetine açıkken hem kafe olarak işletiliyor hem de otel olarak hizmet veriyor. Turistlerin gezdiği yerlerde bile odalar olduğu için bilmeden içeride biri uyurken otelin bir odasının kapısını zorlarken kendinizi bulmanız olası. Aman dikkat! 



Cinci Han'ı gezerken hanın çatısına kadar çıkabiliyorsunuz. Hanı gezmenin en güzel yönü de bu. Çatıda Safranbolu'yu ve Safranbolu Evlerini başka bir açıdan görüyorsunuz. Hatta bu özgün ve tarihi manzara Assassin's Creed bilgisayar oyununu aklıma getirdi. Sanki 13. yüzyıldaydım ve Kudüste polislerden kaçan biriydim. Eğer aşağıda arkası saman dolu bir at arabası olsaydı denize dalar gibi içine atlayabilirdim.







Tüm bu gezmelerin ardından elbette karnım acıktı ve gözümün kestiği bir yere girdim. Yemek için Safranbolu'nun kendine özgü bir yemeğini söyledim ama umduğumu bulduğumu pek söyleyemem. O nedenle ne yediğimi nerede yediğimi kendime saklayacağım.
Günün yorgunluğuyla dönüş yoluna girdiğimde havanın da yavaş yavaş kararmasıyla fotoğraf makinemi elime almadan, gözlerim boşluğa dalıp giderek Amasra'ya dönüyorum.