23 Aralık 2018 Pazar

Safranbolu Yazısı

Elbette söylemeye bile gerek yok ki ülkemiz tarihi, kültürü ve mimarisiyle kendine özgü ve kendini dünyaca kabul ettirmeyi başarmış onlarca belde, bölge, ilçe ve ile sahip.
Her şeyiyle özgün ve dünya markası olan bu yerlerden biri de kuşkusuz Safranbolu.
Lokumuyla, Safranbolu Evleriyle, yemekleriyle ve doğal olarak adını aldığı safranıyla Safranboluyu bilmeyen, duymayan, gezip görmeyen pek az kişi vardır.
Buna karşın ben de kendi kavlimce ve deyiş yerindeyse zayıf kalemimle Safranbolu'yla ilgili bir yazı ortaya çıkarmak istedim. Safranbolu'ya başka bir yoldan bakmaya çalışarak...
Safranbolu; İstanbul ve Ankara'ya yakınlığı dolayısıyla kolaylıkla gidilebilen ve ulaşılabilen bir ilçe. Böylece gezi tur şirketlerinin de turlar düzenlediği gözde bir yer.
Ayrıca; tur şirketlerinin dışında da insanların İstanbul, Ankara ve diğer illerden kendi olanaklarıyla gezmeye gittiği bir merkez.
Bense Safranbolu'ya bir başka yoldan Amasra'dan gideceğim ve böylece hem Bartın'ın hem de Safranbolu'nun güzelliklerine erişme şansına sahip olacağım.
Sabah erken saatte yola çıktım. Amasra'dan Safranbolu'ya doğrudan giden yarım otobüsler var. Bu otobüslerle gidildiğinde yol yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Bartın ile Karabük arasındaki yol benim gördüğüm en güzel ve en el değmemiş manzaralardan birine sahip.
Yol boyu yoğun bir orman eşlik ediyor bize. Orman deyip sıradanlaştırılamayacak bir güzellik bu. Dillere destan Küre Dağları Milli Parkı. Bu Milli Park apayrı bir yazı konusu, mecmua.
Milli Park'taki ormanların yoğunluğu kadar ormanın renkleri de beni etkiledi. Tek bir renkten değil, renk cümbüşünden oluşuyor. Yeşil renkli çamlar, sararmış çınarlar, kızıla çalan yapraklar, güneş ışığının vurmasıyla turuncuya dönen adını bilmediğim ağaçlar. Bu renkler bana Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminde Savaş Dinçel ile Erkan Can'ın arasında geçen sahneyi anımsattı. Bu sahneyi bilenler bilir, bilmeyen ilgililer ufak bir araştırmayla sözünü ettiğim sahneyi bulabilirler.
Bu yol üzerinde Küre Dağları Milli Parkı ile birlikte bir doğa harikası daha var. 'Ağaç Tünelleri'... Evet bu ismi yakıştırma olarak düşünmeyiniz. Gerçekten de; iki il arasındaki yolda ağaçlardan oluşan tüneller var.
Otobüs yer yer hızla kimi zaman da yolcu indirip bindirme amacıyla yavaşça ilerlerken ben; tünelleri yakalamak amacıyla sürekli sağıma soluma baktığım sırada ön koltuk boşaldı. Bu fırsatı hemen değerlendirip ön koltuğa, sürücünün yanına yerleştim. Fotoğraf makinemi çıkarıp çekim yapmaya başladım. Sürücü amca; 'Acele etme. Asıl tüneller yukarıda. Yukarıda çekersin.' dedi. Ben de peki deyip kaydı durdurdum. Sürücü amcaya; 'Gelince haber vermeyi unutma dayı, kaçırmayalım sonra.' diye de tembihledim.
Sürücü amca yol boyu konuşacak birini arıyormuş ki, bu iki kelam onun benle sohbete girmesi için yetti. Kısa bir sürede; ne iş yaptığını, nerede oturduğunu, kızının nerede okuduğunu, oğlunun Ankara'da hangi kurumda uzman olduğunu anlatıverdi. Ağaç tünellerine yaklaştığımızda; 'Biraz yavaş gideyim ki kayıt güzel çıksın.' diyerek beni düşünmeyi de ihmal etmedi. Ancak yine de, yeteri kadar yavaşlayamadığımızdan kaliteli bir çekim yapamadım. Görüntüler çokça sallantılı oldu. Bu nedenle internette yer alan daha güzel videolardan bu tünelleri görmek daha sağlıklı olur.


Bir yandan eşsiz doğa manzarası, diğer yandan sürücü amcanın hoş sohbetiyle yolculuğum rahat ve çabuk geçti ve Safranbolu'ya geliverdik.
Sürücü amca; Eski Çarşı denilen yerin yol ayrımında beni indirip dönüş için de nerede beklemem gerektiğini bana iyice belletip Safranbolu'nun merkezine doğru yolculuğunu sürdürdü. İndiğim yol ayrımından 5 dakikalık bir yürüyüşün sonunda fotoğraflarda gördüğümüz tarihi Safranboluyu ifade eden Eski Çarşı'ya varılıyor.
Safranbolu'da gezilecek, gezilmesi gereken oldukça çok ama ben belli bir listeye bağlı kalmadan plansızca gezmeye karar verdim.

Eski Çarşı turistlerle dolu. Burası sağlı sollu lokumcu, safran sabunları, hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu.




İnternette gidilecek yerler için yaptığım araştırmada Safranbolu'da bir kanyonun var olduğunu öğrenmiştim. Bu kanyonun merkeze uzak bir yerde olduğunu düşünüp 'gitmesem de olur' şeklinde sıralamaya kaydetmiştim.
Demirciler Çarşısının yanındaki camiyi geçtikten sonra ritmik bir şekilde kulağıma çalınan denir seslerinin geldiği yeri görmek için merdivenlerden inerken işte bu kanyonun tabelasını gördüm. Kanyonun bir dükkan girişi gibi olan kapısından şaşkınlıkla girdim ve şaşkınlığım kanyonu görünce bir kat daha arttı. Sıradan bir sokakta, evlerin, dükkanların arasında böylesi bir kanyonu görmek benim için oldukça şaşırtıcı oldu.



Hıdırlık Tepesi şehri tepeden gören ve hemen her yerine hakim bir nokta. Buradan Safranbolu'nun o bilindik manzarasını ve evlerini belirgin bir şekilde görebilmek mümkün. Birçok yerde olduğu gibi burada da manzaraya karşı oturmak için kafe bulunuyor. 



Safranbolu'nun bir diğer hakim ve yüksek yeri Hıdırlık Tepesinin karşı tepesinde yer alan Tarihi Saat Kulesi. Burada tarihi bir saat kulesinin yanında bir müze de var. Ancak şunu belirtmeliyim ki, burada da giriş ücretli. Safranbolu'da görülüp gezilmesi gereken yerlerin hemen hepsinde giriş ücretli. 
Hıdırlık Tepesi, Tarihi Saat Kulesinin olduğu yerdeki müze, tarihi Safranbolu evlerinin ve yaşantısının sergilendiği Kaymakamlar Evi, Cinci Hanı...
Buraya gelene kadar birçok yerde giriş parası verdiğim için bu müzeye girmiyor, dışarıdaki Tarihi Saat Kulesini görmekle yetiniyorum.


Kulenin bahçesinde güzel bir uygulama yapılmış ve ülkemizdeki başlıca saat kulelerinin küçültülmüş halleri sergilenmiş. Sergilenen bu kuleleri gezerken hangilerini canlı gözle gördüğümü sayıyor, henüz görmediklerimi de görmem gerektiği kanısına varıyorum.



Safranbolu'nun görülesi yerlerinin çokluğu ve yaz ayı olması nedeniyle havanın sıcaklığından ötürü biraz yorgunluk hissiyle Tarihi Saat Kulesinin bulunduğu tepeden aşağıya iniyorum. Safranbolu sokakları Arnavut Kaldırımı taş döşeli olduğundan gezmek biraz daha yorucu oluyor. Bu nedenle gezmeye gelirken rahat bir ayakkabı ve giysi giymek önemli.


Yukarıda adını zikrettiğim Cinci Han'da buluyorum kendimi. İlk başta giriş için ücret istendiğinden girmemişken sonrasında merakıma yenik düşüp parayı veriyorum. Burası hem gezi için insanların hizmetine açıkken hem kafe olarak işletiliyor hem de otel olarak hizmet veriyor. Turistlerin gezdiği yerlerde bile odalar olduğu için bilmeden içeride biri uyurken otelin bir odasının kapısını zorlarken kendinizi bulmanız olası. Aman dikkat! 



Cinci Han'ı gezerken hanın çatısına kadar çıkabiliyorsunuz. Hanı gezmenin en güzel yönü de bu. Çatıda Safranbolu'yu ve Safranbolu Evlerini başka bir açıdan görüyorsunuz. Hatta bu özgün ve tarihi manzara Assassin's Creed bilgisayar oyununu aklıma getirdi. Sanki 13. yüzyıldaydım ve Kudüste polislerden kaçan biriydim. Eğer aşağıda arkası saman dolu bir at arabası olsaydı denize dalar gibi içine atlayabilirdim.







Tüm bu gezmelerin ardından elbette karnım acıktı ve gözümün kestiği bir yere girdim. Yemek için Safranbolu'nun kendine özgü bir yemeğini söyledim ama umduğumu bulduğumu pek söyleyemem. O nedenle ne yediğimi nerede yediğimi kendime saklayacağım.
Günün yorgunluğuyla dönüş yoluna girdiğimde havanın da yavaş yavaş kararmasıyla fotoğraf makinemi elime almadan, gözlerim boşluğa dalıp giderek Amasra'ya dönüyorum.

25 Kasım 2018 Pazar

Amasra Gezisi

     Dın dıt dıt dıdın dıdın dın dıt dıdın dıdın...

Biliyorum hiçbir şey anlamadınız. İzin verin de açıklayayım...
Yazının açıklayamadığı, anlatamadığı çok az imge vardır.
İzahı zor ve ender bu imgelerden biri de müziktir.
Eğer müzik yazıyla açıklanabilir olsaydı yukarıdaki anlamsız sözlerin Sertab Erener'in 'Bu Böyle' şarkısının o büyülü melodisi olduğu hemen anlaşılabilirdi.

Son birkaç yıldır ayırtına vardığım bir husus var. Bu durum bilinçli bir düşüncenin ürünü değil. Kendiliğinden ortaya çıkan, bir iç sesin kulağıma ve yüreğime fısıldadığı bir olgu.
Çok gezen, gezmeyi seveni biri olarak uzun zamandır yaptığım her yolculuğun bana ilişkin bir şarkısı var oluyor. Yolculuklarda dinlediğim diğer şarkıların arasından sıyrılan, özel bir yer edinen bu şarkılar benim özellikle seçtiğim şarkılar olmuyor. Uygun zamanı ve duyguyu bekleyerek bam telimi titreten şarkılar beliriyor.

Bu durumu ilk olarak bir yılbaşı gecesi İzmir'e yaptığım yolculukta fark ettim. İzmir'e gidiyordum ve Savoir Adore'un Dreamers şarkısı yol boyu beni tutsak etti, gezim boyunca başka şarkı dinlememe izin vermedi. Bu şarkıyı saatlerce ardı ardına dinledim ve şarkıdan asla bıkmadım.

Bu kısa bilginin ardından gelelim konumuza...

Şimdiyse Giresun Tirebolu'dan, Bartın Amasra'ya gidiyorum ve beni serbest bırakmayan şarkı yukarıda da değindiğim gibi Sertab Erener'in Bu Böyle şarkısı.

Yaklaşık on yıldır iller arası yolcu taşıtlarında her koltuğun arkasında yolcuya özel ekranlar var. Bu ekranlardan isteyen istediği filmi, kanalı izleyip dilediği şarkıyı dinleyebiliyor.

Söz konusu ekranlar yolcu taşıtı firmasının iyi ya da kötü oluşuna, taşıtın eski ya da yeni oluşuna ve hatta gidilen güzergahın işlek ya da sapa oluşuna göre bize çeşitli olanaklar sunuyor.

Taşıt ve ekran yeniyse güncel şarkıları bulabilirken eski bir taşıta rast geldiyseniz bu programda eski şarkılar bulunuyor. Ekranınızda güncel olmayan, 8-10 yıl öncenin gözde şarkıları bulunuyor. İşbu, bindiğim otobüs taaa kaç yıl öncenin şarkıları vardı ve onlardan biri de Bu Böyle idi...

Yolculuğum Tirebolu'dan Bartın'a olacak. Bu hatta, yolcu yoğunluğu az olduğu için günde tek bir sefer var ve o seferde de otobüs neredeyse her ilçede durup yolcu alıyor. Bir türlü, doğru düzgün yola koyulamıyoruz. Tirebolu'dan gecikmeli olarak hareket eden otobüs Giresun, Bulancak, Piraziz, Ordu, Ünye, Fatsa derken tüm sahil ilçelerinin terminallerini görmemizi sağlıyor. Yetmezmiş ve çok yol almış gibi bir de Terme'de mola veriyor. Neyse efendim, çektiğimiz bu sıkıntı bize kalsın ve dağıttığımız konuyu toparlayıp kaldığımız yerden sürdürelim.

Koltuk ekranım eski olduğu için güzel bir film bulamadım ve şarkı sıralamasına geçtim. Alfabetik olarak şarkıların sıralandığı listede içlerinden seçerek dinlediğim güzel şarkıların ardından sıra Sertab Erener'e geldi ve yukarıda da değindiğim gibi gözüm hemen Bu Böyle'yi aradı. Buldum, dinledim, dinledim ve yine dinledim...

Dinlerken, Samsun'u geçtik, Çorum'u, sayısız Çorum Leblebicisi ve Osmancık Pirinçcisini geçtik. Gecenin ilerleyen saatlerinde uyumuşum. Uyandığımda Karabük'e gelmiştik ve gün ağarmak üzereydi.

Karabük il merkezinden çıktıktan sonra 5-10 dakikalık bir mesafenin ardından Safranbolu'dan geçtik. Hava karanlık olmasına karşın Safranbolu'nun o ünlü ve kendine özgü tarihi dokusu ve evleri kendini belli ediyordu. Gidilecek yerler sıralamasında bulunduğu için Safranbolu'ya 'görüşmek üzere' dedim.

Karabük'ten Bartın'a vardığımızda sabahın altısıydı. Erken vakit olduğu için Bartın-Amasra seferini yapan dolmuşlar çalışmaya başlamamıştı. Bu dolmuşlar yaklaşık 1 saatlik aralıklarla kalkıyor. Yolculuk 20-25 dakika sürüyor.


Bartın il olarak bile küçücük ve yemyeşil bir yer iken, Bartın merkezden Amasra'ya gidişte bir eski yol var bir de yeni yol. Eski yoldan giden dolmuşlara denk gelmek daha cazip çünkü eski denen yol tümüyle ormanların içinden geçiyor. Hatta bu yol tipik Karadeniz köy yolları gibi. İki şehir merkezi arasından geçerken adeta köy yolu gibi bir ormanlığın içinden geçtiğime şaşırdım.


Amasra herkesin bildiği, söylediği ve herkesçe anlatıldığı gibi doğasıyla çok güzel bir deniz kıyısı ilçesi. Bunu daha Amasra'ya giderken, şehri yukarıdan gördüğünüzde anlıyorsunuz. Dağdan aşağı inerken önce yerleşim, sonra Karadeniz ve son olarak da Fatih Sultan Mehmed'in seferdeyken hocası Akşemseddin'e 'Lala lala! Çeşm-i Cihan bu mu ola?' dediği Amasra gösteriyor kendini... Aradan geçen yüzlerce yıla karşın cihan padişahının neden böyle söylediğini gayet iyi anlıyorum.

Ormanları, dağları, küçük körfezi, adaları ile tam bir doğa harikası. Ancak; ülkemizin en büyük sorunlarından biri olan çarpık ve çirkin yapılaşma burada da söz konusu. Bu konuda duyarlı olan kişilerin tadını kaçıracak, canını sıkacak derecede kötü örnekler bulunuyor. Bu yapılar Amasra'nın güzelliğine gölge düşürüyor.

Amasra küçük bir yer ve gezilecek yerlerini yürüyerek yaklaşık 2-3 saatte kolayca gezmek olanaklı. Şehrin merkezinde bir koyun kenarında indiğim dolmuştan iner inmez görülmesi gereken yerleri bulmaya koyuluyorum.

Gezilecek yerlere şehrin biraz dışında bulunan Bedesten'le başlıyorum. 3. yüzyılda yapıldığı belirtilen Bedesten'den geriye yıkılma tehlikesi ile baş başa bulunan ve sağını solunu otların sarıp kapladığı yapılar kalmış. Amasra'nın müzesi de Bedesten yolu üzerinde.

Sonrasında şehrin kuzeyinde kalan ve Karadeniz'e bakan liman ve plaj bölgesine ilerliyorum. Amasra'nın Merkezindeki en büyük plaj burada ve genelde çok kalabalık değil. Deniz öğleye kadar temiz ise de, öğlen vaktinde tadınızı kaçıracak derecede kirleniyor. Bulanık ve çer çöp dolu bir duruma geliyor.

Yüzmeyi iyi bilenler ve gençler plajdan çok plajın karşısında bir yerde bulunan mendirekten ve Kemeri Köprüsü'ne doğru giderken yol üzerindeki Direklikaya'nın bulunduğu yerden denize giriyorlar. Sözünü ettiğim her iki yerde de denize girmenin tehlikeli olduğuna ilişkin Belediyenin uyarı tabelası var. Kemere Köprüsü demişken bu güzelim köprüyü anlatmamak ama ona özel olarak açacağım paragrafın sırası gelmedi.

Madem Direklikaya dedik geziye buradan devam edelim. Plajdan batıya doğru geldiğimizde yarımadanın diğer yanında tarihi Çekiçciler Çarşısı ve Tahtacılar Çarşısı var. Buradaki dükkanlardan hediyelik eşya almanız mümkün. Bu dükkanların bitiminde salı günleri açık olan ve kadınların doğal ürünlerini sattığı halk pazarı geliyor. Pazarı da geçtikten sonra Kaleye ve Direklikaya'ya doğru devam ediyoruz.




Kemeri Köprü'ye gitmeden önce kaleye çıkalım.

Amasra Kalesi; Cenevizlilerden kalma bir kale olup içerisinde halen yaşam sürmektedir. Ayrıca; kale UNESCO'nun Dünya Mirası Listesinde yer aldığı bilgisi bulunuyor.

Kalede Fatih Sultan Mehmed'in Amasra'yı fethettikten sonra kiliseden dönüştürdüğü bir cami var. Bu cami dışı taştan yapılma olup içerisi ve tavanı tahtadan, küçük bir camidir. Doğrusunu söylemek gerekirse biraz da rutubetli bir cami...
Kalenin sokaklarını ve çiçek dolu evlerini gezdikten sonra aşağı doğru iniyoruz ve hemen karşımıza Kemeri Köprü geliyor. Bu köprü yarımada ile yarımadaya çok yakın bir adayı birbirine bağlıyan küçük, zarif bir tarihi köprü. Köprünün ada tarafında kalan ucunda bir binek aracının ancak geçebildiği büyüklükte bir kapı bulunuyor. Adaya içme suyunun tankerlerle Belediye tarafından sağlandığını gördüğümü de belirteyim.



Adaya geçince hemen her yerde karşısına Ağlayan Ağaç tabelası çıkıyor. İster istemez o yöne doğru çıkıyoruz ve gerçekten karşımıza güzel bir manzara çıkıyor. Amasra'yı ve Karadeniz'i yüksek bir tepeden gören hakim bir tepe burası. Adını aldığı Ağlayan Ağaç burada ama ağaç işi sanırım olayın pazarlama boyutu. Orada bulunan iki üç ağaç arasından "hangisi ki Ağlayan Ağaç?" sorusunu sormadan edemiyoruz.

Burada güzel bir manzara bulunduğu için haliyle buraya bir cafe yapılmış. Cafe'ye oturmayı kimseye önermiyorum. Hizmet ve işletmecilik sıfır. Amasra'da genel olarak esnafın iyi, güler yüzlü ve ilgili olduğunu söyleyebilirim. Nasılsa buraya bir daha gelir mi gelmez mi diye bakmıyor, müşteriyle ilgileniyorlar ama sözünü ettiğim yer tam bir para tuzağı. Manzaraya karşı banklar koymuşlar ve banklara oturmak bile ücretli. Üstelik banklarda 'Amasra Belediyesi' yazısı var.

Sıcak havada uzunca bir yolu yürüdüğüm ve yol yorgunluğu da olduğundan bitkindim. İçecek bir şeyler istedim. İlk olarak, masada peçete yoktu. İçecekler geldiğinde peçete de istedim ve garson kız bana bir paket selpak getirdi. Ben peçete istediğimi söylediğimde; ukala bir edayla "masayı silmemi istediğinizi söyleseydiniz, silerdim." dedi. Bense yalnızca peçete istediğimi söyledim. Bir mekana gittiğinizde peçete getirilir dedim. Garson kız bana; "biz getirmiyoruz, böyle satıyoruz" dedi. Bende selpağı geri verip öyleyse geri götürün, istemiyorum bunu dedim. İçecekleri açmamış olsaydım, kalkıp gidecektim. Sonrasında garson kız ne masayı sildi ne de peçete getirdi. Yaşadığım bu can sıkıcı olayın moral bozukluğuyla Ağlayan Ağaç'tan inmeye koyuldum ve otele gittim.
     Amasra'yla ilgili yazımızı adı Amasra'yla özdeşleşen Barış Akarsu'yla tamamlayalım. Küçük Amasra'nın küçük meydanında Rahmetli Barış Akarsu adına bir dernek kurulmuş. (Bkz. Barış Akarsu Kültür ve Yardımlaşma Derneği) Derneğin kuruluşunda Haluk Levent'in katkısı büyükmüş. Varolasın güzel insan!








1 Mart 2018 Perşembe

Apaçi Saçı

   Meslek Yüksekokulu'nu yeni bitirmişim. Tabi üniversitede okurken saçlar uzatılmış, almış başını gitmiş. Aylarca o uzun güzelim saçlarla gezilmiş, dolaşılmış, tozulmuş.
   Günü gelip baba ocağına geri dönünce de "Ne bu saçların hali?" sorusuyla karşı karşıya alınmış. Ayna karşısına geçince de "Eh şu saçları bir hal yoluna koymak gerek galiba." diye de düşünmüyor değilim.
   Bu düşüncelerle caanım saçlarımı emanet edecek bir berber aramaya koyuldum. Berber arıyorum çünkü üniversiteye gitmeden önce, evimizi yeni değiştirmiştik ve evimiz eski berberime gidemeyecek kadar uzaktaydı. Kendime yeni bir berber edinemeden üniversitenin yolunu tutmuştum. Eşe dosta sorup iç açıçı bir yanıt da alamayınca aradığımı berberi deneme yanılma yoluyla bulmaya karar verdim.
   Sokaklarda, caddelerde bu berberin tabelası nasılmış, şu berber iyiye benziyor sanki diye düşünürken birkaç gün geçti. Sonunda dışarıdan eli ayağı düzgün bir yere benzeyen ve biraz da pahalı türden bir mekana girdim. Mekanın pahalı olması önemliydi çünkü kafa kel değildi ve saçlar bir kaza kurbanına gidemeyecek kadar özenle uzatılmıştı.
   Mekana girdim, içerisi tenhaydı. Gittiğim sıra hafta içiydi ve mesai saatiydi. Bu nedenle kimsenin olmamasına şaşırmadım ve mekan pahalı elbette çok kalabalık değildir diye içimden geçirdim.
   Beni genç bir çalışan karşıladı, saç tıraşı olmak istediğimi söyledim ve beni bir koltuğa oturttu. Saçı kesecek kişinin genç olması önemliydi çünkü belli bir yaşa ermiş berberler siz ne kadar "saç şöyle olsun, önler böyle olsun, arkalar uzun kalsın, yanlara makine vurma!" deseniz de, tıraş bittiğinde berberin el alışkanlığıyla kendi alıştığı, bildiği kesimle baş başa kalıyorsunuz.
   "Nasıl keselim?"
dedi genç.
   "Valla, iyi bir toparla, Saçlar çok uzadı. Çok da kısa olmasın. Enseleri de çok kısaltma." dedim.
   Çocuk bir yandan eliyle saçlarımı yoklarken bir yandan da camdan derin derin bana bakıyordu.
   Abi saçların çok güzel, bayağı uzun. Bunlara kıyma. Güzel bir tarz yapalım sana, dedi.
   Nasıl bir tarz dedim?
   Şöyle üstleri uzun tutarız, ortaya toplarız, enseleri uzun tutarız tararız, yanları toparlarız dedi.
   İyi bakalım, yap şöyle güzel bir kesim dedim.
   Peki dedi işe koyuldu.
   İlk başlarda kesim bayağı sıradan gidiyordu. Bir yandan tedirgin tedirgin çok kesmese bari diye düşünüyorum, bir yandan kırıkların düzeldiğini görüp iyi oldu toparlattığım diyorum.
   Böyle böyle çocuk kesti, etti, işini bitirdi.
   Görünürde kesimi de tarzı da iyiydi.
   Gel gelelim asıl olay saçı tararken patladı.
   Çocuk fön aletini eline aldığında içinden sanki başka biri çıktı.
 Alttan girdi, üstten çıktı, saçları o biçim yaptı. O saçları taradıkça benim yüzümde, hakim olamadığım bir gülümseme, daha doğrusu sırıtış oluştu.
   Çocuk bana bildiğin apaçi saçı yapmıştı.
   Na böyle:


   Ben bir yandan çocuğa ayıp olmasın diye gülmemeye çalışıyordum. Niyeyse o an çocuğun yaptığının bana ayıp olduğu aklıma gelmiyordu.
   Güldüğüm anlaşılmasın diye yere bakarak parayı verdim ve oradan ayrıldım. Sokağa çıktığımda kendimi hem çıplak gibi hem herkes bana bakıyor gibi hem de pantolonsuz dışarı çıkmış gibi hissediyordum.
   Herkesin size baktığı duygusu insanlara zaman zaman gelebilir ama bu bendeki duygu değildi. İnsanlar gerçekten yanlarından geçerken bana bakıyordu.
   Saçım giyim tarzımla uyumlu olsa belki bu kadar yadırganmazdı ama üstümde de enine çizgili, yakalı, tam bir dayı t-shirtü vardı.
   O da na böyle:

   Sokaklarda hızlı hızlı yürüyüp bir an önce eve varsam diye düşünürken bir yandan da arabanın camlarından kendime bakıyor ve kendime kıs kıs gülüyordum.
   Eve vardığımda asıl cümbüş beni evde bekliyordu.
   Kapıyı açar açmaz annemin o korku dolu bakışları, çabuk git o saçlarını kestir diye bağırması. O bağırdıkça benim kestirmeyeceğim diye üstelemem, bildik sıradan şeylerdi.
   En sonunda baskılara dayanamayıp banyoya girdim ve o apaçi saçlar bir daha geri gelmemek üzere sıcak suyun altında eridi, gitti.
   Duştan çıktığımda ben yine o eski naif, saçları yandan tarayan, sıradan ben olmuştum.
   Bu da böyle bir anımdı ve bitti.

14 Şubat 2018 Çarşamba

Victor Hugo'nun 1832'de yayınlanan "Fransa Anıtları'nın Yok Edilmesi" Adlı Makalesinden Bir Kesit

"...Mülkiyet hakları kimin olursa olsun tarihi ve anıtsal bir yapının yok edilmesi izni şu kendini bilmez spekülatörlere verilmemelidir. Onların gözü kara çıkarları insanlığın onurundan üstün olamaz.
Bir yapının iki niteliği vardır: Kullanımı ve güzelliği.
Kullanımını mal sahibine aittir; fakat güzelliği herkesindir. İkinci nitelik tüm mülkiyet haklarının üstünde yer alır..."
(Okyay, 2001)

28 Ocak 2018 Pazar

Tarihi ve Mimari Kültürel Miras Alanlarının Sürdürülebilir Korunması Yazısı'ndan Bir Bölüm

"...Günümüzde ülkelerin zenginlik ve kendine yeterlilik ölçütü enerji kaynaklarına sahip olmak gibi algılanmaktadır ama bu tam doğru değil. Bugün petrol değerli, yarın petrol bittiğinde bor gibi, hibrit enerji gibi kaynaklar öne çıkacak; araçlar ve endüstri var olan bu enerji kaynaklarına göre biçimlenecektir. Ancak asıl doğal zenginlik; sağlıklı temiz su, sağlıklı temiz hava ve sağlıklı temiz toprak ve tohumdur. Bugün ve gelecekte pek çok savaş enerji kaynakları için yapılıyor gözükse de özellikle bizim coğrafyamızda aslında su için yapılıyor ve yapılacak..."
Prof. Dr. Demet Ulusoy Binan, Şehir ve Toplum Dergisi, Sayı:9