15 Aralık 2019 Pazar

Cunda (Alibey) Adası - Bozcaada

Bir yanda Cunda (Alibey) Adası, diğer yanda Bozcaada.
Egemizin ve ülkemizin önde gelen turizm merkezlerinden ikisi. Yerli turizm denince insanların aklına gelen ilk yerlerden olan güzel adalarımız.
Her iki adamızın ayrı ayrı tarihleri, kültürleri, mimarileri var ve her iki adamız da ayrı ayrı, uzun uzadıya anlatılmayı hak ediyorlar. Kimseye haksızlık etmiş de olmayalım. Ülkemizde bu konuda gereken özen de gösterilmiş durumda. Bu özel adalarımız gerek sözlü gerekse de yazılı olarak hak ettikleri değeri görüyorlar.
Ben bu yazımda Cunda Adasını ve Bozcaada'yı kendi çerçevemden değerlendirip ufak karşılaştırmalar yapma niyetindeyim. Sözünü ettiğim karşılaştırmaları metodolojik olarak değil yazının doğal akışında, sözü geldiği yerde yapacağım. Sonuçta bu yazı akademik bir makale değil, gezi yazısı.

Karşılaştırmaya ulaşımla başlamak istiyorum. Öncelikle Cunda Adasına ulaşım Bozcaada'ya göre daha kolay. Ada, ana karaya küçük bir köprüyle bağlı. Hatta bu köprünün girişinde "Türkiye'nin İlk Boğaz Köprüsü" tabelası bile var. Cunda Adası, ana karaya köprüyle bağlı olduğu için adaya arabayla ulaşım rahatlıkla sağlanabiliyor. Adanın köprüyle ana karaya bağlandığı bölümünün diğer ucunda Cunda Adasının en işlek ve merkezi yeri var. Balık restoranlarının, balıkçı teknelerinin olduğu yer. Buradan da yine Ayvalık'a vapurlar kalkıyor. Vapurların ne kadar sürede Ayvalık'a geçtiğini tam olarak bilmiyorum.
Bozcaada ise bu konuda daha sıkıntılı. Bozcaada'ya ulaşım Geyikli'den kalkan arabalı vapurlarla sağlanıyor. Arabalı vapurun yolculuk süresi yaklaşık 30-35 dakika. Geyikli'den vapura binişte bu yıl itibariyle binek otomobil için 185 TL gibi bir ücret söz konusu. Vapura biniş için sıraya girmeden önce üzerinizde yeteri kadar nakit para olduğundan emin olmalısınız. Çünkü gişelerde yalnızca nakit para geçerli ve kartla ödeme alınmıyor. Bozcaada'dan dönüşteyse para alınmıyor. Dönüş için belirtmem gereken bir diğer husus da, internetten randevu alma gerekliliği. Bozcaada'dan dönüşte arabalı vapura binmek için önceden, bineceğiniz arabalı vapura randevu almanız gerekiyor. Gerçi ben erken gittiğim için randevu aldığım vapurdan yarım saat önceki vapura bindim ve bilet kontrolü yapılmadığı için kimse bir şey sormadı ve demedi. Bir kereliğine böyle mi denk geldi yoksa internet randevusu denen şey formaliteden ibaret mi bilemiyorum.
Ayrıca; Cunda Adasının bir diğer üstünlüğü Ayvalık gibi büyük bir ilçeye komşu olduğu için Hastane, Devlet Kurumları gibi yerlere ulaşımın kolaylığı. İşte Bozcaada'nın belki de en olumsuz yönü burası. Çünkü Bozcaada'da bir hastane yok. Yalnızca Toplum Sağlığı Merkezi var. Bu Toplum Sağlığı Merkezinin 24 saat usulüne göre çalıştığı söyleniyor ama acil durumda hiçbir müdahale yapamıyorlar. Çok ciddi ya da kanamalı durumların dışında da ambulansla hastanelere sevk sağlanmıyor, kendi olanaklarınızla hastaneye gitmeniz gerektiği söyleniyor. En yakın hastane de arabalı vapurdan sonra yaklaşık 30 dakikalık mesafede, Çanakkale'deymiş. Gece saatinde vapur olmadığı için karşıya nasıl geçeceğiniz de ayrı bir muamma.
Bir de; ada içindeki ulaşım konusuna değineceğim. Bu konuda da Bozcaada diğerine nispetle önde diyebilirim. Bozcaada'da adanın merkezi diyebileceğimiz iskele çevresine araba girişi sınırlı. Vapura binmeyecekseniz ve biniş saatiniz gelmediyse arabanızla merkeze giremiyorsunuz. Zaten merkez dediğimiz yer ufak olduğundan ve dar sokaklardan ibaret bulunduğundan arabalara yasak olması isabetli bir durum. Bozcaada'nın uzak köşelerinden merkeze arabayla geldiğinizde yasaklı bölgenin başladığı yerde iki tane Jandarma otoparkı var. Bu otoparklar ücretsiz ve buralarda boş yer bulmanız genelde mümkün.
Cunda Adasında ise adaya bağlantı sağlanan köprü adanın uzak tarafında olduğu için merkeze yürüyerek gitmek pek mümkün değil. Merkezin bulunduğu yerde özellikle akşamları park yeri bulmak imkansız. Ancak; yukarıdan merkeze kadar sağlı sollu birçok ücretli otopark var. Otopark sorununu bu şekilde çözebilirsiniz.

Bir diğer karşılaştırmayı mimari yönden yapacağım.
Bu konuda Bozcaada hiç tereddütsüz Cunda'dan fersah fersah önde. Cunda'nın da kendine özgü bir mimarisi, bir dokusu var ama bu dokuyu hem adanın merkezinde hem de genelinde gözlemek pek mümkün değil. Her bir bina kendi başına, bir bütünlük yok.
Bozcaada ise tümden tarihi bir mimariye, kültüre sahip. Bozcaada'nın merkezi bozulmamış bir tarihi kimlik taşıyor. Bozcaada'nın yüksek yerlerine çıkıp iskele ve kale tarafına baktığınızda bu çok açık bir şekilde ayağınızın altına seriliyor. Merkezden uzak bölümleri ise bağ evleri ve şık otellerle dolu. Hatta Bozcaada'yı iskeleden içeriye doğru uzanan ana cadde deyim yerindeyse ortadan ikiye bölüyor. İskelenin sağ tarafında kalan bölüm Rum mahallesi, sol tarafında kalan bölümse Türk Mahallesi. Bu ayrım evlerin mimarisine, sokaklara bile yansımış durumda. Rum mahallesinde bulunan evler genel olarak daha tarihi, daha ince işçilik ürünü ve tekil yapılar. Türk Mahallesindeki evlerse daha sade ve komşuluğa elverişli olarak inşa edilmiş ve içiçe yerleşmiş durumda.
Cunda'da ise böylesi bir bütünlük, tutarlılık olmadığı gibi, yeni yapılan binalar ve inşaatlar nedeniyle ana caddelerde dahi kaldırım eksikliği var. Yollar toz, toprak içinde. Güzel yapılar, oteller yok mu? Elbette var ama adanın genelinde var olan peyzaj, düzenleme eksikliği yadsınamayacak boyutta.

Olmazsa olmaz konulardan birine geldik. Yeme-İçme.
Her iki yerin de ada olmasından mütevellit balık kültürü yerleşik. Hoş, bunu söylemeye bile gerek yok. Bozcaada'nın ünlü damla sakızlı kurabiyelerini birçok fırından gönül rahatlığıyla alabilirsiniz. Kurabiyeler yalnızca damla sakızlı değil, birçok çeşitte üretiliyor. Kurabiye hayranı biri olmadığım için müdavimi olduğum yiyitten söz etmek istiyorum. İzmir Bomba.
İzmir Bomba çok basit ama bir o kadar lezzetli bir tatlı. İçi çikolata dolu, dışı hamurla kaplı bir lezzet şöleni. Yoğun tatlar seven, tatlıyı sıcak yemeyi tercih eden ve çikolata tutkunlarının bayılacağı türden bir tatlı. Sıcak hamura attığınız ilk ısırıkla akışkan çikolatanın verdiği haz inanılmaz. Diş hassasiyeti olanlar yerken dikkat etsin. Çikolatanın eşsiz lezzeti dişinize ağrı olarak yansıyabilir. :) İzmir Bomba'yı İzmir'de yapan yer bile görmedim ama gerek Bozcaada'da Hemşin Pastanesi ve gerekse de Eskişehir'de Atlantik Pastanelerinde İzmir Bomba'yla karşılaştım. Hemşin Pastanesinin İzmir Bombasını tek geçerim.
Cunda Adası Ayvalık'a komşu olduğu için doğal olarak Ayvalık Tostu açısından zengin. Çok güzel Ayvalık Tostu yenilebilecek yerler var. Cunda Adasının bir de damla sakızlı dondurmasını beğendiğimi söyleyebilirim.

Geldik iklime. Cunda Adası Bozcaada'ya göre daha sıcak. Bozcaada ise herkesçe bilindiği üzere bitmek tükenmek bilmeyen bir rüzgara sahip. Bozcaada'da hakim rüzgar poyraz. Bu poyraz adayı hep serin kılıyor. Kimilerine göre bu durum Bozcaada'nın en güzel yönü. Doğrusu ben de Bozcaada'nın rüzgarının müdavimi oldum diyebilirim.


26 Temmuz 2019 Cuma

Adıyaman - Nemrut

Adıyaman; Nemrut’un, Komagene Krallığının, Arsamiea’nın ili. İtiraf etmeliyim ki çiğ köftecilere verilen Komagene ve Arsamiea adlarının nereden geldiğini, bu adların Adıyaman’daki tarihi medeniyetlere ait olduğunu bilmiyordum. Belki de zamanın birinde bu bilgiler kulağıma çalındı ve ben bunları unuttum, bilemiyorum.
Adıyaman deyince pek çokları gibi benim de aklıma elbette Nemrut geliyordu ve daha önce görmemiş biri olarak Adıyaman’a giderken olmazsa olmazım Nemrut’u görmekti.
Adıyaman’a Gebze’den otobüsle gidiyorum. Telefonumda Hande Yener’in Apayrı albümü çalıyor. Bu albümün Türk Müziğinde adı gibi ayrı bir yeri olduğunu söyleyen Hande Yener hayranları çok. Bu özel albümün harika şarkılarından biri de işte; Yola Devam. Sözleri günün anlamına uygun:
"Yüreğine güneş koy,
Yüreğine bulut koy,
Yüreğine yıldız koy, yola devam!" 
Yola Devam şarkısı hevesle çıktığım bu yolda enerjimi yüksek tutmamı sağlıyor.
Otobüs Gebze’den Sakarya-Bolu-Ankara yolunu takip ederek, geceleyin Ankara’ya girip AŞTİ’den yolcusunu aldıktan sonra güneye doğru inip Aksaray’a, Aksaray’dan da Adana’ya yol alıyor. Ankara ve Aksaray gecenin karasında geçilirken, Adana’dan sonra Osmaniye ve Maraş’ta sarı sarı tarlalardan, düzlüklerden geçip önce Adıyaman Merkez’e, sonunda da Kahta’ya ulaşıyorum.
Kahta Otogarında beni, bana gezimde eşlik edecek olan arkadaşım karşılıyor. Nemrut Dağı’nın manzarasının en güzel olduğu zamanlar gün doğumu ve gün batımı olduğu için gün batımında orada olacak şekilde kendimizi ayarlamak istiyoruz. Bu yüzden başka yerlerde zaman geçirip gün batımına Nemrut Dağı'na çıkacağız. Şunu da söylemek gerekiyor ki gün batımını izleyeyim deyip geç saate kalırsanız içeriye alınmama durumuyla karşılaşabilirsiniz. Çünkü Milli Park’tan sınırları içinde, yukarıya çıkış belli bir saatten sonra yasak. Milli Park’ın girişiyle Dağ’ın zirvesi arasında epeyce ve meşakkatli bir yol olduğu için eli çabuk tutmak ve zamanlamayı iyi yapmak önemli. 
İnternette kısa bir araştırma yaptıktan sonra Adıyaman’da gezilip görülmesi gereken yerlerin büyük çoğunluğunun Nemrut Dağı sınırları içinde olduğu anlaşılabiliyor. O yüzden ilk durağımız güzergahımızın dışında, terste bulunan Sahabe Safvan bin Muattal’ın (a.s.) gömütü. Safvan bin Muattal (a.s.) Hz. Aişe’nin (a.s.) ifk olayında adı geçen, Hz. Aişe kervandan geri kalınca onu bulan, sefere çıkan ordunun geri hizmetinde bulunan önemli bir sahabe.

Gömütü Adıyaman’ın Samsat ilçesinde. İlçe merkezinden uzakta büyük bir alanda konuşlanmış. Çevresinde gömütlük, çamlık olan, küçük bir türbesi bulunuyor.
Türbe ziyaretini bitirdikten sonra yavaş yavaş Nemrut’a uzanıyoruz. Nemrut Dağı Kahta’nın merkezinden arabayla yaklaşık 1 saatlik uzaklıkta. 1 saatlik bu mesafenin yarım saati dağ yollarını çıkmakla geçiyor. Kahta’dan düz bir şekilde gelen yol belli bir noktadan sonra iniş çıkışlı ve dönemeçli bir hal alıyor.
Yol üzerinde ilk olarak karşımıza Karakuş Tümülüs’ü çıkıyor. Komagene Krallığının Kraliçesi namına yapılmış, bir tepe çevresine konulmuş üç tane heykel bulunuyor. Heykellerin durumu genel olarak iyi. Heykellerin sırtını yasladıkları tepeye çıkıldığında harika bir panoramik manzara ayaklarınızın altına seriliyor. 






Tümülüs’ten ayrılıp Adıyaman-Sincik Yolu üzerinden yolculuğumuzu sürdürüyoruz. Sıradaki durağımız Cendere Köprüsü. Oldukça engebeli, dik iniş-çıkışları, keskin dönemeçleri olan bir yol bu. Hatta yola yeni dökülen asfaltın yer yer çöktüğü ve yolun koptuğu görülüyor. Aman dikkat!
Tedirgin edici ve kısmen tehlikeli bu yolun sonunda Cendere Köprüsü solumuzda beliriyor. İşte burası harika bir yer. Gerek köprünün kendisi, gerekse köprünün hemen arkasındaki kanyon eşsiz güzellikte. Bu ikisine tertemiz ve berrak mı berrak akan dere de eklenince tam bir doğa harikası meydana gelmiş.





Derede yüzen, derenin kenarında mangal, piknik yapan insanlar… Cendere Köprüsü’nü tarihi bir yer olarak bilip böyle bir şeyle karşılaşacağımızı düşünmediğimiz ve hazırlıksız, yani şortsuz geldiğimiz için öylesine hayıflandım ki, şu an bile o suya giremeden geri dönmüş olmaktan ötürü üzüntülüyüm.
Cendere Köprüsü’nden ayrılmayı hiç istemiyoruz ama Nemrut Dağı’na geç kalmamak adına gözüm arkada kalarak, buruk bir şekilde köprüyü geride bırakıyoruz.
Şimdiki hedef, asıl amaç olan Nemrut Dağı. Geldiğimiz yoldan ileriye doğru devam ederek Nemrut Dağı yoluna koyuluyoruz. Kısa bir süre köy yollarında ilerledikten sonra Nemrut Dağı Milli Parkı’nın girişine varıyoruz. Milli Park’ın girişinden itibaren Nemrut Dağı’nın başına kadar yol geniş ve kaldırım taşı döşeli.
Yüksek eğimli yoldan yukarı doğru arabayla tırmanmaya başlıyoruz. Milli Park içerisinde yaşamın ve yerleşimin olduğu köyler bulunuyor. Bu yüzden yol boyunca hayvan güden insanlar ve yolda yürüyen hayvanlarla karşılaşıyoruz.
Yine bir süre tırmanışın sonunda tarihi Arsamiea kenti karşımıza çıkıyor. Burada görülmesi gereken tarihi yerleri gezip Nemrut’a devam ediyoruz.
Çık, çık, çık… Çıktıkça bitmeyen, gittikçe uzayan bir yol bu. Her geçen dakika burayla ilgili ne kadar bilgisiz ve hazırlıksız olarak yola çıktığımızı daha iyi anlıyoruz. Nemrut Dağı’nın yüksek bir yerde olduğunu biliyorduk ama Dağın zirvesinde, gerçekten en tepesinde olduğunu bilmiyorduk.
Nihayet arabaların park ettiği, insanların sığındığı kafe tarzındaki bir tesise gelebildik. Eskiden burada bu tesis bulunmuyormuş. Arabayla daha yukarıda gidiliyormuş. Yakın zamanda bu tesisi yapmışlar ve artık sözü edilen yukarıya insanlar kendi arabalarıyla değil, ring yapan minibüslerle gidiyorlar.
Tesisin güzel bir seyir terası var ama bu teras yukarıdaki manzaranın yanında hiçbir şey. Aslında en başında söylemem gereken şeyi şimdi söylemeliyim. Nemrut Dağı’na gidecekseniz kesinlikle yanınıza kazak ve yağmurluk almalısınız. Aksi takdirde bu gezi sizin için büyük bir eziyete dönüşebilir.
Dağın zirvesi yaz, kış mevsimi; açık, kapalı hava fark etmeksizin soğuk. Bu nedenle; tesiste 20 lira verip alabileceğiniz, işiniz bitip geri verdiğinizde 10 liranızı iade alabileceğiniz şekilde battaniye kiralıyorlar. Kiralık yağmurluk da var ama yağmurluğun pek işe yaradığını söyleyemeyeceğim.
Kendimizi tesise attığımızda sicim gibi bir yağmur başladı. Değil zirveye çıkmak, tesisten dışarıda adım atmak olanaksız. El mahkûm yağmurun dinmesini bekleyeceğiz. Gün batana, yukarıya çıkış yasaklanana kadar yağmurun durup durmayacağı bilinmez. Pek duracağa da benzemiyor. Bunca zahmetli yolu aşıp da görmeye geldiğimiz yere varamadan dönme ihtimali çok iç karartıcı. Yaklaşık 45 dakika-1 saatlik bekleyişin ardından yağmur tam durmamış olsa bile ne olacaksa olsun deyip ring minibüsüne kendimizi atıyoruz. Üstümüzde yalnızca t-shirt olduğu için elbette battaniye kiraladık. İyi ki de kiralamışız.
Meğer ring minibüsleriyle de belli bir yere kadar gidilebiliyor, ondan sonrasında bir süre daha yürümek gerekiyormuş. Minibüsten inip yağmurun ve rüzgârın etkisiyle daha da göz
korkutucu görünen merdivenlere kendimizi vuruyoruz. Epeyce bir merdiven çıktıktan sonra merdivenler de bitiyor ve patika başlıyor. Patikada da yürüdükten sonra nihayet o hepimizin bildiği, fotoğraflarını gördüğü, kartpostallarda yer alan bin yıllık heykellere varıyoruz. Böylesine zorlu bir yolculuğun ardından yolculuğun hakkını verircesine her heykelin başında her şekilde onlarca fotoğraf çekilen onlarca insan var. Biz de elbette pek çok fotoğraf çekiyoruz. Bu fotoğrafları sosyal medyada eşimizle, dostumuzla paylaşacağız ama “Kurt kışı atlatır ama yediği ayazı unutmaz.” misali fotoğraflardan ziyade ıslanışımız ve yediğimiz soğuk aklımızda kalacak. 







Fotoğraf faslını bitirdikten sonra, hâsıl olan amacımızın mutluluğunu ve rahatlığını yaşayarak dillere destan manzaranın ve güneşin batışının tadını çıkararak ve Nemrut Dağı’nın görmüş insanlar olmanın ayrıcalığı üstümüze sinmiş bir şekilde, değişmiş olarak yolculuğumuzu tamamladığımızı düşünürken Hande Yener’in Yola Devam şarkısı kulağımızda çınlıyor, yüreğimize güneş koyup, yüreğimize bulut koyup, yüreğimize yıldız koyup yola devam ediyoruz...

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Sungurlu - Hattuşaş

Sungurlu'yla ilgili bu zamana kadar bildiğim tek şey vardı:
"Sungurlulu suçsuz subay suçlu Suriyeliyi su başında susuzluktan susturdu."
Diksiyon Eğitiminde öğrendiğim bu tekerlemeyi derinlemesine hiç düşünmemiştim. Sungurlu nerededir, nasıl bir yerdir, güzel midir, kötü müdür, yaşanılası bir yer midir, yoksa yaşanmaz bir yer mi?..
Aslında yolculuğum Sungurlu'ya değil. Ankara'dan Erzurum'a. Ancak; otobüslerde yer bulamadığım için bugün doğrudan Erzurum'a gidemiyorum. Madem öyle ben de bu durumu değerlendireyim dedim. Daha önce gitmediğim Çorum'a gideyim Çorum'u bir göreyim dedim. Çorum Merkez'de görülmesi gerekenler sıralamamda bir yer ya da bir şey yok. Ancak; Çorum'da mutlaka görülmesi gereken bir yer var. O da Hattuşaş.
Gerek ilk öğretimde gerekse de lisede çok duymuşuzdur Hititlerin başşehrinin neresi olduğunu.
Hattuşaş!
O hep duyduğum, ülkemizin tarihin beşiği olmasının nedenlerinden biri olan Hititlerin Başşehri Hattuşaş'ı göreyim dedim.
Çorum ili her ne kadar Ankara-Erzurum güzergahı üzerinde kalsa ve Sungurlu'da bu güzergahın geçtiği yer olsa da, Hattuşaş'a ulaşım yine de çok zor. Haa unutmadan söyleyeyim! Sungurlu'da dikkatimi çeken bir şey vardı. O da geç denebilecek bir saat olmasına, çoğu dükkan kapalı olmasına karşın kasapların hepsi geç saatlere kadar açık.
Kaldığımız yerden devam edelim. Hattuşaş çok ters bir yerde kalıyor. Çorum'un Boğazkale ilçesi sınırları içinde. Boğazkale'ye ilçe dememe bakmayın. Nüfusu 1.500 kişi. İlçelikten düşmemesinin nedeni de sınırları içinde Hattuşaş'ı barındırması. Boğazkale Sungurlu ile Yozgat yolu üzerinde. Sungurlu'dan Boğazkale'ye minibüs var ama bu minibüs pazar günleri çalışmıyor. Pazar günü Hattuşaş'a ulaşmak için tek şansınız taksi. Taksi de normalde 60 lira yazıyor. Gidiş geliş 120 TL. Gerisi sizin pazarlık gücünüze kalmış. Bu zamanda bir yere ulaşmanın böyle zor olması aklıma okuduğum bir kitabı getirdi. Reşat Nuri Güntekin'in Anadolu Notları. Reşat Nuri Anadolu'yla ilgili notlarında pek çok kez yollarda yaşadığı sıkıntıdan, bir yere giderken ki zorluklardan söz etmiş. Elbette ki hala o zaman ki kadar zor değil ulaşım ama yine de böylesine önemli bir yere ulaşmanın bu kadar zor olmasına aklım ermedi. Sözü uzatıp amaçtan uzaklaştım. Sözün özü Hattuşaş böyle sapa bir yerde. Tüm bu dezavantajına karşın görülmeye değer.


                                                                                - O - 

Ankara'dan gelen otobüs dinlenme tesisinde beni aldı. Sungurlu'dan Erzurum'a doğru otobüsle yola koyuluyoruz. Yola çıkalı henüz 5-10 dakika oldu. Bu sırada şehir merkezinden çıktığımız için sürücü iç ışıkları söndürdü. Söndürdü ama otobüsün içi devinimli. Moladan yeni çıkıldığı ve saat çok geç olmadığından uykunun ve yemeğin rehaveti sinmemiş durumda. Kimi kulağına kulaklığını taktı ve koltuk arkası televizyonundan kendine kanal bakıyor. Kimi televizyona ihtiyaç duymuyor telefonunun internetini açmış görüntü izliyor. Arka sıralardan birinde birbiriyle ahbap olan iki kişi sohbeti koyulaştırıyor. Kafasını cama dayayıp kısık sesle sevgilisiyle konuşan da olmaz olur mu? Elbette var. Şimdi de bir dayı televizyonu açamadı, muavini çağırdı  Muavin her zaman ki hali bu olduğundan mı yoksa yorgunluktan mı bilmem lalettayin yardımcı oldu. Muavin amcanın işini gördü. Şimdiyse arka kapının basamaklarında 4 tane çay hazırlıyor. Hareketleri yine isteksiz ve mekanik ama bu işi yaparken daha özenli. Çayların her biri için çeyrek dilim limon kesti, yavaşça ve çayları sıçratmadan limonu çayla dolu kağıt bardaklara bıraktı. Çayları hazırlayınca 4 bardağı ustalıkla alıp sürücünün yanına gitti. Çaylara şeker koyduğunu görmedim. Muhtemelen kıtlama içecekler. Afiyet olsun.
Biraz sonra kulaklığı telefonuna tam takamamış ve telefonun sesini dışarı veren bir kız durumun farkında olmayıp tüm otobüse dizi dinletiyor.
Biri de kulaklık takmaya tenezzül etmeyerek yüksek denebilecek bir sesle maç izliyor.
Maçı anlatan sunucunun pozisyon sırasında bağırması nedeniyle kızcağızın izlediği dizideki konuşmaları ara sıra kaçırıyorum ama ziyanı yok.
Tam arkamdaki koltukta bir genç oğlan telefonla konuşmaya başladı. Bir alım satım işini halletmeye çalışıyor gibi duyuluyor. Alım satım işinden bana komisyon düşme ihtimali düşük olduğundan konuşmayı dinlemiyorum. Diziye odaklanmaya çalışıyorum. Çalışıyordum ki... Kızcağız durumun farkına vardı ve kulaklığı telefona oturttu. Karanlıkta yüzünü göremiyorum ama muhtemelen bir kabahat işlemişcesine yüzü biraz kızarmıştır...
... Sürücü acı bir fren yaptı. Bir iki koltuktan başlar havaya kalktı. Aynı başlar frenin nedenini öğrenmek için öne doğru uzandı. Bu ani frene otobüsün önündeki otomobilin neden olduğu anlaşılınca bir amca "Cık, cık, cık!" dedi ve kafasını yeniden televizyonuna gömdü.
Çorum'dan çıkarken polislerin yaptığı uygulamaya neyse ki bizim otobüs takılmadı. Bindiğim otobüsün firmasının iyi namından olsa gerek...
Amasya otogara girdik  İnenler indi, binenler bindi. Arka koltuktaki yolcular değişti. Yeni gelen iki adam hemen kaynaştı ve muhabbet siyasete geldi. Siyasete girdilerse çıkmak bilmeyecekler demektir. Benim de tadım ve yazasım kaçtı  Kulağıma kulaklığımı taktım. Telefonun sesini iyice açtım ve otobüsün beni alıp götürmesi gibi beni uzak diyarlara götüren, beni benden alan bir şarkı tutturdum. Alagül. Benden bu kadar.



8 Nisan 2019 Pazartesi

Konya

Tarihin, Selçuklu'nun, Mevlana'nın, Nasreddin Hoca'nın, tasavvufun, etli ekmeğin kenti Konya...
Ülkemizin ortasında, en büyük yüz ölçümüne sahip ve hem de ulaşımı kolay olmasına karşın bu zamana kadar Konya'ya yolumun hiç düşmemesine şaşarak varıyorum buraya.
Hızlı tren yoluyla geldiğimden ötürü, yol boyunca Konya'da neyle karşılaşacağıma yönelik bir fikir sahibi olamadım. Hoş, trenle değil de otobüsle gelsem de bitmek bilmeyen düzlüklerden başka bir şey görmek de pek olası değildi.
Hızlı tren istasyonundan şehir merkezine gitmek için bindiğim otobüste de; övgü dolu sözler söylenen, Selçuklu'nun anakenti olan Konya'dan izler bulamadım. Elbette ki hemen hemen bütün illerde tarihi yerler merkezde bulunur, şehir merkezine uzak yerlerde tarihi doku daha seyrektir. Ancak; Konya'da o tarihi dokuyu şehir merkezinde de bulamadım. Selçuklu'nun, Mevlana'nın, tasavvufun havasını şehrin kendisinde değil de, şehrin özel mekanlarında, özgün binalarda, derinlerde bulacağımı bilmiyordum.

Alaattin Tepesi - Selçuklu Sultanlarının Gömütlerinin Yer Aldığı, Şimdilerde Park Olarak da Kullanılan Adından Mütevellit Tepecik





Mimari zarafet ve incelik timsali Aziziye Camii - Sırf Bu Camii Görmek İçin Bile Konya'ya Gitmeye Değer
 



Konya'nın tarihinde önemli bir yeri olan Şair Şem'i'nin Mevlana Müzesinin yanında yer alan, kaldırım üzerinde bulunup insanların yanından bilmeden gelip geçtiği gömütü.




Türkiye'nin en çok ziyaretçi çeken, milyonlarca yabancı turistin uğrak yeri Mevlana Müzesi.



Konya Arkeoloji Müzesi
















26 Mart 2019 Salı

Turgut Cansever Düşüncesinde Kubbeyi Yere Koymamak Yazısından Bir Kesit

..."Tanrı'ya ne oldu? Onu biz öldürdük, siz ve ben. Hepimiz katiliz. Fakat bunu nasıl yaptık? Okyanusu nasıl içebildik? Ufku silebilmek için kim tutuşturdu süngeri elimize? Bu dünyayı güneşinden kopardığımızda neydi yaptığımız? Niçin gidiyoruz şimdi? Nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli olarak düşmüyor muyuz? Ve geriye, yana, dört yana ileriye... Hala yukarı ve aşağıya diye bir şey kaldı mı? Sınırsız bir boşlukta amaçsız bir şekilde mi gezip dolaşıyoruz? Boş bir uzay üzerimize nefes alıp vermiyor mu? Etraf daha da soğumadı mı? Daime gece midir yaklaşan? Tanrı'yı defneden mezar kazıcıları hakkında henüz hiçbir şey duymadık mı? Tanrı'nın zevali hakkında henüz hiçbir şey dikkatimizi çekmedi mi? Tanrılar da zeval bulur. Tanrı öldü. Tanrı daima ölü olarak kalacak. Ve onu biz öldürdük. Dünyanın şu ana kadar sahip olduğu en kutsal ve en kudretli varlık, hançerlerimiz ile ölümü boyladı. Kim silecek bu kanı üzerimizden? Hangi sular temizleyecek bizi? Hangi kefaret şölenlerini, hangi kutsal oyunları keşfetmemiz gerekecek? Bu işin büyüklüğü bizim için fazla ağır değil mi? Sadece onun değerini anlamak için tanrılara dönmek zorunda kalmayacak mıyız? Tarihin gördüğü en muazzam iş bu ve bizden sonra doğacak olan herkes bu yüzden şimdiye kadarki tarihten daha yüksek bir çağa ait olacak."
Bu modern çağın nihilizminin, tanrısızlığının adeta bir haykırışı. yani, diyor ki "Tanrı var!" deniliyor. Kiliselere gidiliyor. işte inanılıyor, ibadetler yapılıyor, ayinler yapılıyor ama insanlık bir riyakarlık içinde. aslında Tanrı öldü. Neden öldü? Çünkü bir taraftan kiliseye gidiyorsun, günah çıkartıyorsun, öbür taraftan faiz alıp veriyorsun. bir taraftan tanrıya inandığını söylüyorsun, gerçekte yalan söylüyorsun. Tanrı'ya inandığını söylüyorsun ama onun hiçbir emrini yerine getirmiyorsun. Şehirlerimiz neden böyle? Toplumlarımız neden böyle? Ekonomimiz neden böyle? Bu ikiyüzlülük, bu riyakarlık nereye kadar?...

(Mustafa Armağan, Turgut Cansever Düşüncesinde Kubbeyi Yere Koymamak, Şehir ve Toplum Dergisi, Sayı 12)


Aynı doğrultuda bir yazı parçası daha paylaşmak istiyorum: 

"...Onlar şimdi dini, siyaset meydanında maskara ediyorlar. Din adamının devlet ve menfaat hırsları, İslam'ı asırlarca kahreden musibet oldu. Bugün İslam diye elimizde kalan menfur bir düzenin içine yerleştirilmiş menfaat ve vicdanlara tahakküm cihazıdır. Artık Allah sevgisini mabette bulamıyorsunuz. Sade jimnastik beden hareketleriyle, aynı jimnastiği yapmayanlara karşı taşıdıkları kin ve nefrettir, düşmanlık duygusudur. Bu duyguların hiçbiri ruhu Allah'a götürmüyor, hiçbir düşmanlık insanı Allah'a ulaştırmaz. İçteki düşmanlıkla ibadet yapılmaz. Lanetler ve beddualar Allah'a gitmeden yıkılıp sahibine çevriliyorlar. Yalnız aşk yoluyla Allah'a ulaşılır..."

(Nurettin Topçu, Var Olmak)





21 Mart 2019 Perşembe

Eskişehir

Dünyada bazı yerler doğal güzelliğiyle kendine hayran bırakır. Böyle yerler yaradılıştan ayrıcalıklı yerlerdir. Ülkemizden Artvin ve Amasya gibi yerler bu tür yerlerdendir.
Bazı yerler de deyim yerindeyse insan emeğinin ürünüdür. Doğal olarak hoş bir görüntüye ya da yaşanılası iklime sahip olmasa da ilgi çeken yerlerdir bunlar. Kimisi müthiş bir planlama ile fark yaratmıştır, kimisi de ele emeği, göz nuru çalışmalarla güzelleşmiştir. Las Vegas, Dubai gibi.
Bir de son bir üçüncü tür vardır ki; bunlar hem doğal güzelliğiyle büyüler hem de geçmişten gelen estetiğine, görselliğine insan eli de değmiştir. Mimariyle, kültürüyle, tarihle yoğrulan o güzellik bambaşka bir boyuta taşınmıştır. İstanbul gibi.
Yazımın konusu olan Eskişehir'i ben ikinci sınıflandırmaya katıyorum. Birçok kişinin bana katılacağını düşünerek; Eskişehir'in doğal güzellik, coğrafya ve fiziki olanaklar açısından çok da hayran olunacak bir yer olmadığı görüşündeyim. Bozkır'ın ortasında bir yerleşim, kışları sert ve soğuk bir il Eskişehir. Jeopolitik konumu itibariyle önemli merkezlerin orta noktasında yer almasının, ulaşım kolaylığının ve tarihi öneminin Eskişehir'i önemli bir noktaya taşıdığını görmezden gelecek değilim ama içten görüşüme göre bu böyle.
Gel gelelim; Eskişehir sıradan bir yer olarak kalabilecekken hem ulaşım merkezi hem üniversite şehri hem de kültür ve sanat yönünden cazibe merkezi olmuş. Ne ile? Elbette ki insan emeğiyle. Çalışmanın, emeğin, göz nurunun bir yansıması, dışa vurumu Eskişehir.
Sıradan bir akarsu, hatta bir çevre kirliliği nedeni olan Porsuk Çayı yapılan çalışmalarla hem bir çekip gücü olabilmiş hem herkesçe bilinir olmuş.
Eskişehir'i bu seviyeye çıkaran, böylesine güzel işler yapan kişinin kim olduğunu herkes biliyor. Bu bizim konumuz dışında.
Eskişehir'de dikkatimi çeken ve çok hoşuma giden bir şeyden söz ederek başlamak istiyorum.
Eskişehir genel yapısı itibariyle dindar ya da muhafazakar sayılan bir ilimiz değildir. Bu algının tersine Eskişehir'de Tiryakizade Süleyman Ağa Camii engelli kişiler düşünülerek tasarlanmış. Bu Türkiye'nin herhangi bir yerinde gördüğüm ilk örnek. Cami; engelli kişilerin engelsizce kullanabilmesi için buna uygun olarak düzenlenmiş. Caminin alt katından üst katına çıkmak için bir engelli asansörü var ve çok daha güzeli, cami görme engelliler için yollarda gördüğümüz sarı çizgili, noktalı, kabartmalı sarı şeritlerle çizilmiş. Tüm cami bu sarı kabartmalı çizgilerle görme engelli kişilerin safın nerede olduğunu, neresinde olduğunu anlayabileceği kabartmalı halılarla kaplanmıştı. Bu uygulamayı çok takdir ettim ve vatandaşa hizmet götürmenin belli bir kesime ya da belli bir anlayışa özgü olmadığını bir kez daha anlamış oldum.

Yapılan güzel işlerden biri de Şelale Park. Şelale Park, Belediyenin kurup işlettiği bir sosyal tesis. Şehre hakim, hatta şehrin epey yukarısında bir yere yapılan bu park yaz akşamları çok kalabalık ve işlek. Odunpazarı'ndan ve Odunpazarı Evlerinin olduğu sokaklardan gidiliyor. Yürüyerek gitmek mümkün olsa da yolun oldukça yorucu olduğunu belirtmek gerek.
Odunpazarı demişken Odunpazarı'na ve Tarihi Odunpazarı Evlerine değinmek yerine olacaktır. Eskişehir'in kültürel değerlerinden olan Tarihi Odunpazarı Evleri için yapılan çalışmayla bu evler korunabilmiş. Korunmakla kalmamış şehrin kültür, turizm ve ekonomik yaşamına katılmış. Bu bölgede birbirinden güzel ve ilgi çekici müzeler, hoş cafeler, Eskişehir'in ünlü olduğu şeylerden biri olan cam işlemeciliğiyle ilgili dükkanlar bulunuyor. Cam işlemeleri satan birçok dükkandan güzel armağanlar alıp sevdiklerinize verebilirsiniz. Ben bu dükkanlar arasından Camzade'yi tercih ettim ve birbirinden güzel nesneler aldım.
Odunpazarı Evleri'nin bulunduğu bölgede görmeden geçilmemesi gereken şahane bir yer daha var. Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen'den adını alan bu Balmumu Müzesi yerli ve yabancı birçok oyuncu, siyasi, sporcu ve edebiyatçının balmumu heykellerinin sergilendiği bir yapı. Burada Yılmaz Büyükerşen'in kendi ürettiği heykeller ve Anadolu Üniversitesi öğrencilerinin yaptığı heykeller bulunmakta. Sayıca çok kişinin heykeli var ve bazıları birebir benziyorsa da bazı heykelleri gerçeklerine benzetmek pek mümkün değil. Demem o ki; heykellerdeki işçiliğin kalitesi Madame Tussauds Müzesi kadar iyi değil belki ama bana göre bu müze ülkemizin bir gereksinimi karşılıyor. Balmumu Heykeller Müzesine giriş ücretli ve özel bir müze olduğu için giriş ücreti Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzelerden daha pahalı ama görmeden geçerseniz pişman olabilirsiniz.






Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi'ni gezip biraz da yorulduktan sonra dinlenmek ve bir şeyler yemek için yavaş yavaş Porsuk Çayı kenarına yol alıyorum. Odunpazarı Evleri'nin olduğu bölgeden Porsuk Çayı'na giden yol üzerinde çok şık, fonksiyonel ve cıvıl cıvıl bir park var. Bu park yüzlerce metre uzunluğunda. Yer yer çocuklar için sudan seksek havuzları, bazı bazı amfi tiyatro tarzı merdivenler, büfeler, salıncaklar, çayhaneler, sanat köprüsü, trambolinler... Ne ararsanız var.
Güzel havalarda insanlar ailece gelip burada dinleniyor, eğleniyor.
İçim yaşam enerjisiyle dolarak bu parkı ardımda bırakıp ünlü Porsuk Çayı'na geliyorum. Solumda tramvay yolu, sağımda Rönesans döneminden kalma İtalyan şehirleri tadında heykeller bulunan köprü ve karşımda Porsuk Çayı. Çay boyunca yemek dükkanları ve kafeler üniversiteli gençlerle dolu. Gençliğin o özgürlüğü, umut dolu havası insanın içini üniversiteye yeniden başlama hevesiyle dolduruyor.
Burada güzel bir yemek yeyip ardından kaliteli bir kahve içtikten sonra Eskişehir'in beni en çok etkileyen yerine, Masal Şatosu'na yola koyuluyorum.
Her kimin aklına gelmiş, her kim nereden görmüş ya da düşünmüş, her kim yapılsın demiş ve her kim yapmışsa hepsini ayrı ayrı can-ı gönülden kutlamak gerek. Çok güzel düşünülmüş ve harika uygulanmış bir yapı. Şatonun tüm burçları, ayrı birer kuleden esinlenilmiş ve yapılmış.
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Rapunzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Hansel ile Gretel ve aklıma gelmeyen daha birçok masal burada canlandırılmış ve masal kahramanı burada yerini almış. Gerek çocuklar gerekse büyükler için aydınlatıcı bilgiler bulunuyor. Şatonun üst katlarına çıkıp manzarayı izlemek bile ayrı bir keyif.

 

Son olarak da; DevrimTürkiye'nin ilk yerli otomobili olan Devrim TÜLOMSAŞ Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu müze Porsuk Çayı'nın diğer yanında, yürüme mesafesinde olan bir yerde bulunuyor.
Ülkemizin yakın tarihinin önemli öykülerinden biri Devrim Arabaları. Öncesi, sonrası, yaşama geçirilmesi, sonlandırılması... Devrim Arabalarının ne anlam ifade ettiğini herkesin bilmesi gerek. Şanslıyız ki bunu bilmek ve öğrenmek günümüzde çok kolay. Bu konuyla ilgili kuracağım tek bir cümleyle yazımı noktalıyorum.

Bu ülkenin ilerlemesi, gelişmesi için taş taş üstüne koyan, emek veren herkese saygı ve selamlar olsun...