Gabriel Garcia Marquez'in ünlü, Nobel Edebiyat Ödüllü ve kimilerine göre yazılmış en iyi roman olan Yüzyıllık Yalnızlık kitabı elime geçti ve okumaya başladım. Kitabın içeriği ve tarzı hakkında daha önceden bilgi sahibi değildim.
Kitaba başlar başlamaz, girer girmez kendimi bir telaş içerisinde buldum.
Yazar kitabı sanki bir şeye acelesi varmış, bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi kaleme almış. İlk sayfadan itibaren sürekli bir şeyler oluyor, bir şeyler yapılıyor, bir şeyler ediliyor... Marquez iki sayfalık bölümde beş ayrı olayı anlatmayı dahi başarmış. Böylesi kalın bir roman için anlatacak bunca olayı nasıl bulduğuna şaşırdım.
Bir de romandaki kişilerin adları genellikle birbirinin aynı. Aureliano'lar, Remedios'lar, Jose'ler, Arcadia'lar havada uçuşuyor. Kim kimdi, kim ne yapmıştı, kime ne olmuştu anlamak, hatırlamak pek zor.
Romanın o telaşlı biçemine kapılıp ben de kendimi kitabı aceleyle okurken buldum. Başta kim kimdi, ne neydi diye aklımda oturtmaya çalışırken böyle düşüne düşüne iki yüzlü sayfalara kadar geldim. Romanın bu aceleciliğinin bitmeyeceğini anlamam yüzüncü sayfalara gelince mümkün oldu.
Bir ara neredeyse; "Ya bir dur Allah (c.c.) aşkına! Bir dur da kim kimdi, ne neydi anlayalım." diye yazara serzenişte bulunacaktım.
Görünen o ki, kitap bu hızla tempoyla pek bir şey anlayamadan bitecek. Sanırım Yüzyıllık Yalnızlık'ın tarzını özümseyebilmek ve kitaptan beklediğim tadı alabilmek için ikinci bir kez daha okumam gerekecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder